Öyle bir ben var ki içimde, ne içime sorun hesabını ne gençliğime… Fırtınalar estirecekmişim gibi yüklü yüreğim hayalini kurduğum tüm güzel karelerle… Önüme kim çıksa ne durur ne dinler ruhum, artık bir zinciri yok bu umudun…
-
-
-

-
-
-
Özgürlüğüme el sürdürmem nefesim tükenene dek, benliğime laf söylettirmem söyleyen söyleyecek her kim varsa ezip geçerek… Açsın kollarını yerler gökler, kabullensin bu deli kızı tüm maviler, öyle sığamıyorum ki yerime ancak onlar beni zapt edebilirler…
-
-
-

-
-
-
Her yeni doğan gün gibi ışıldamaya yeminliyim ben, her batan gün gibi esrarengiz bir zafere ant içtim…Gözler önüne serdim cesaretimi, atıyorum bir bir adımlarımı, ne içime sorun hesabını ne gençliğime oldu artık dönüş yok geriye…
-
-
-

-
Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA
Sevgi… Büyülü, ihtişamlı, gayretli, peşinden koşulan, kaçış noktası, hayal gücü, acı, gözyaşı, umut, beklenti… Daha ne çok içeriği içinde taşıyan dışarıdan dolu içeriden tıngırdayan bir sözcük… Bakmayın öyle biraz alaylı biraz kırgın yorumuma… Önemli olan sizin sevgiyi nasıl yaşadığınız değil mi? Herkes kendi sevgisini yaşarken, acaba siz kendi sevgilerinizi nasıl yaşıyorsunuz? Anne babanızı severken, sevgilinizi, eşinizi severken, çocuğunuzu, kardeşinizi severken, kedinizi, köpeğinizi, balığınızı, kuşunuzu severken, patronunuzu, iş arkadaşlarınızı, çalışanlarınızı severken, teyzeleri amcaları, halaları dayılarınızı severken, kuzenlerinizi, en yakın arkadaşlarınızı severken… Anneanneler babaanneler, dedeler… Öğretmeniniz, doktorunuz, güvenlik görevliniz, şoförünüz… Yardım ettiğiniz kimsesiz çocuklar, barınaksız hayvanlar… Ülkeniz, askeriniz, oyunuzu verdiğiniz siyasi parti, mensubu olduğunuz sosyal kulüpler… Çiçekleriniz… Oturduğunuz ev, semt, şehir, bölgenizi… Pencerenizden size kucak açan manzaranızı… Arabanızı, bisikletinizi, motosikletinizi… Kitaplarınızı, oyuncaklarınızı ve hatta giymekten tat aldığınız giysilerinizi… Daha saymak istersek neler neler eklenir bu listeye değil mi? Demek ki bu sevgi denen şey aslında pek içeriden tıngırdayan bir şey değilmiş öyle değil mi? Ama bu bütün saydıklarım arasında nasıl bir dünya kurduğunuza bağlı ve hatta sayamadıklarımla… Kendimize dönmez miyiz eninde sonunda bütün sevgiler bir kenara çekildiğinde, o halde aslında sormamız gereken soru bu noktada yön değiştirmiş olmaz mı, o soru; “Peki ya ben kendimi ne kadar seviyorum?” sorusu haline gelmez mi?
Kendimizi ne kadar seviyoruz, ya da seviyor muyuz, kendimiz için ne yapıyoruz, neler yapmak istiyoruz? İnsan hayatı boyunca en büyük haksızlıkları kendine mi yapıyor? En son şansı hep kendine mi veriyor? Hep kendimizi mi erteliyoruz, öncelik sıramızda hep sonlara mı kaydırıyoruz? Başkalarını düşünmekten, hep başkaları için bir şeyler yapmaktan dolayı yoksa kendimizi artık yavaş yavaş unutuyor muyuz?
Yine bir sevgililer günü gelirken, aklımıza ilk gelen sevdiğimiz o “ x” kişi için bir şeyler yapmak mı oluyor? Ya kendimiz? O kadar mı gerilerde bırakmışız özlemlerimizi… Biliyorum dostlar, biliyorum, okusanız da belki saçma gözüyle bakacağınız şu satırlar aslında bir denizde kum tanesi kadar bile ağırlıklı olmayacak hiçbir zaman zihninizde… Yine hep beraber, ben de dahil olmak üzere, başkalarına deli gibi sevgiler adayacağız, yine başkalarını düşündüğümüz kadar düşünmediğimiz bu ruhlarımızı hep bir şeyler vermekle yoracağız… Bunun adını sevgi koyan koymuş zaten, biz de adını sevgi koydukları bu içi tıngırdayan kutuya bağımlı bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz, tıpkı bir türlü bırakamadığınız sigaranız, vazgeçemediğiniz kolanız gibi, bizi ele geçiren her ne varsa onlar gibi… Yine aslında bir türlü göremediğimiz korkunç bir sevgisizlik girdabında kendimizi sevgi dolu sanacağız, halbuki sorguladığınız olsaydı kendinizi, o zaman gerçek sevgiyle başlardınız yola, önce kendinizi severdiniz, bu muhteşem güç ile başkalarını da yorulmadan, tükenmeden doyasıya severdiniz…
İşte o zaman onun adı gerçekten “SEVGİ” olurdu… Gerçek sevgilere ulaşmanız dileğiyle…

Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA
Şubat/2008
Belli bir süredir ortalarda dolaşan bir oluşum var, neydi adı, tamam güç bela hatırlıyorsunuz, “ Biz Kaç Kişiyiz” Sivil Toplum Örgütü. “Aman o da nedir, yine gençleri kullanıyorlar, yine Milliyetçilik duygularını sömürecek fırsat kapısı buluyorlar, bunlar düzen düşmanı, ne işinize ne haddinize sizin Türkiye’yi kurtarmak, anarşistsiniz işte!”.
Biliyorum okuyunca kimilerine çok güzel geldi ilk paragraf, gayet tatlı, kulak okşar nitelikte ince ince kafanızdakileri yansıtıyor diye düşündünüz. Ama gerçek nedir biliyor musunuz, siz sadece kendinizi aldatıyor, kendinizi kullandırıyor, ruhunuzu büyük bir istismara açıyorsunuz. At gözlükleriniz de pek şık, son moda galiba pek “AK – PAK” …
Ülke at gözlüklerinin tarihe karıştığı beyinlerin gözünden bakıldığında büyük bir buhran içinde bulunmaktadır ve işin en acı ve ciddi yanı ise bu buhrana sebebiyet verenlerin devlet kadrosunu bizzat oluşturanlar olmasıdır. Göz göre göre tabak içinde servise hazır bir Türkiye yaratmaya uğraşanlar ne yazık ki bu ülkenin emanet edildiği devlet kurumunun ta kendisidir. İnsanın içini acıtan, yüreğini boğan bu durum her geçen gün biraz daha ciddiyetini ve etkisini arttırmakta, Türkiye Cumhuriyeti her geçen gün yeni bir oyuna dahil edilmektedir. Bu olanların sorumlusu kimdir peki diye durup düşündüğümüzde karşımıza çıkan yine aynı kişilerdir ve bu kişiler yazımın birinci paragrafını okuduklarında pek erken davranmış, pek çabuk sevinmişlerdir, tıpkı yaptıklarına pek erken, pek çabuk sevindikleri gibi. Ama yanılmaktalar, çok büyük bir gafletin içine sürüklenmekteler, çünkü karşılarında ülkelerini kanlarının son damlasına kadar savunacak, kalbinde gerçek vatan sevgisini taşıyan, ruhu, beyni aydınlık ışıl ışıl bir topluluk yer almaktadır ve adı “Biz Kaç Kişiyiz Sivil Toplum Örgütü”dür. Gün gibi karşılarında duran bu gerçek, güneş kadar sıcak, gökler kadar uçsuz bucaksız, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü en güzel gerçeğidir.
Bu oluşumu anlamak, özümsemek, bir parçası olmak vatanına bağlı her Türk’ün ödevidir, görevidir. Birlikten kuvvet doğar, birlikten yenilik doğar, özellikle bu birlikten Türkiye Cumhuriyeti’nin umudu, kurtuluşu doğar.
Ne yapıyor bu birlik? Bu birlik çok şey yapıyor; yalanın riyanın karşısında dikiliyor, kimsenin itiraz etmediği haksızlıklara baş kaldırıyor, göz göre göre Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar verilmesine engel olacak yepyeni bir oluşumu destekliyor. Ülkesinin ekonomisine, hukukuna, eğitimi öğretim sistemine, en önemlisi “Laik” kimliğine elini sürmeye cüret edenlerin ellerini şiddetle geri itiyor ve var gücüyle insanını, vatandaşını uyandırmaya uyarmaya çabalıyor. Demokratik kavramının çatısı altına sıkıştırılan, tıkıştırılan tüm çağ gerisi kalmış sistem girişimlerine olağan gücüyle “Hayır” diyor. Ülke içerisinde yeni sınırlar, yeni ayrılıklar yaratmaya uğraşanların inadına ellerin kenetlendiği sonsuza ulaşacak bir insan zinciri kuruyor, Mustafa Kemal Atatürk gibi bir Önderi bir Mucizeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusunu, Aydınlık Işığını ortadan kaldırmaya uğraşanları ise yine o aydınlık ile gün ışığına çıkarıp, Atasını son nefesine kadar savunmaya yemin ediyor. Dinimizi ahlakımızı hiç tanınmamış bir hale getirerek bize karşı silah olarak kullananların adaletsizliğine inat, dinimizi ahlakımızı, geleneğimizi göreneğimizi aslı astarıyla yüzlere binlere milyonlara anlatıyor. Bu ülkenin umuduna , gençlere sesleniyor, onları pembelere kırmızılara boyanmış yalanlarla değil, gerçeklerleve vatan sevgisiyle, Mustafa Kemal Atatürk zihniyetiyle, Milliyetçilikle, Onurla, Haysiyetle donatıyor, kulaklarından içeri girmeye uğraşan palavralardan , oyunlardan onları arındırıyor.
Pek çoğumuz suçluyu dağda diye belleğimize kazımış durumdayken asıl suçlular içeride ülkenin atar damarlarında sinsice haince ilerlemekte, meclisin devletin her kurumunun içerisine sinsice sızmaktadır. Büyük güç diye tabir edilen ülkelerle oturulan pazarlıkları kaçımız biliyoruz? Karşılıklı oturulan bu pazarlıkların konusu haline getirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak susmaya devam mı edeceğiz? Asla! İşte bu ASLA’nın arkasında duruyor “Biz Kaç Kişiyiz Sivil Toplum Örgütü” …
Peki siz neredesiniz? Ayaklarınızın altına bir başka bakın bu defa … O bastığınız metrekarenin derinine inin bir defacık bile olsa, düşünün, okuyun, öğrenin, ne çok can verilmiş uğruna! Ne büyük , ne akıl almaz fedakarlıklar yapılmış uğruna!
Ne değişti bugün? Neden bu umursamazlık, neden bu KÖR-SAĞIR-DİLSİZ bakış açısı? Yoksa sizi de mi içi boş bir kutuya çevirdiler, yoksa siz de mi kaybettiniz yolunuzu, unuttunuz mu varlığınızı neye borçlu olduğunuzu? Yoksa artık siz de sadece Türkiyeli misiniz? Tükenip gitti mi bilinciniz?
Yoksa siz de mi kendinize ihanet ettiniz? Cevap “HAYIR” ise , HEDEFİNİZ “BİZ KAÇ KİŞİYİZ” !
Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA

Sabah güneşi gibi taptaze bir aşk bunun adı… En güzel günaydın öpücüğünden daha anlamlı. Rüyalara bile girmeyen bu tatlı renk gibi hayalsi kimi zaman, kimi zaman tek gerçek sanki. Uzattığım an dokunurcasına yüreğine, baktığım an süzülürcesine gözlerinin içine, kim bilir belki masal, belki de en güzel aşk hikâyesi bu. Dakikalarla günler yarışır gibi, mevsimler birer altın yaprak misali yaşam defterimizde, her satırı dünyalara bedel, her virgülü yepyeni bir başka cümleyi bir öncekine bağlayan zümrüt, her noktası bir dahaki yeni cümlenin bir öncekiyle tokalaşıp ayrıldığı bir yakut. Bu ne benden ibaret ne senden, bütün dünya avuçlarımızda ama aynı zamanda bambaşka bir dünyanın kollarında bir masum bebek misali uyur gibiyiz.Kelimelerin kalemimin ucunda can çekiştiği bir maraton gibi bu aşkı anlatma gayesi, çünkü kelimelerin yetmediği yerde gizli kalp çarpıntıları ve gözlerden kalbe yazılan silinmez kareler ittifakta. Kelimeler yenik düşmüş, kelimeler yetememiş, ama üzülmezler bilirim, çünkü en yakın arkadaşım olurlar aşkımı satırlara dökerken…
Sevgilim, nihayeti misin bekleyişlerimin, hediyesi misin her ne olursa olsun şükretmeyi unutmayan kalbimin, sevgilim benim misin, senin olduğum ince çizgideki ince yücelik kadar, bir miyiz nefeslerin tükeneceği ana kadar? Tuttum sıkıca ellerini, bırakmam gözlerim kapanana kadar… Kıyametimsin, tıpkı başlangıcım olduğun gibi, gözlerimi açtığım noktada duruyorsun, tıpkı kapayacağım salisedeki gibi, öyle bir yemin ki bu yeminlere diz çöktürmüş asaletiyle, öyle bir yol ki bu, yollar bize yol vermiş el ele yürüyelim diye.
Sevgilim sen gözümdeki ışık mısın, tenimdeki sıcaklık mısın, coşkun bir ırmak gibi beynimden ruhumdan akan düşüncelerin ortağı mısın? Durduğun noktadaki patlamaya hazır volkanın gözbebeği olmuş arzum, ayrımı yok bu sancılı şafak sökerken açılan gözlerin baktığı göklerdeki huzurun, bir severken bin severiz biz günümüzün her anını, çünkü birbirimizle doyarız yaşam denen oyun dışarıda sürüp giderken.
Tuttum sıkıca ellerini, söyle çiçeğimin özündeki saf tomurcuk ben sensiz açabilir miyim baharlarda? Hiç bırakabilir miyim parıldayan nurumu gün elveda derken, hiç duyabilir mi kulaklarım parmaklarımın piyanonun tuşlarındaki hazin sevişmesinin seslerini? Hiç devam edebilir mi etrafımda sürüp giden telâşe ellerimin ucunda seninkiler yokken? Yeşerir mi ellerimle kırıp ektiğim sardunyalarım? Güler mi yüzleri bahçemizdeki bütün çiçeklerin, yeşerir mi sensiz yeşile hasret toprak, söyle bana ufkumun son bulmaz rengi, ben sensiz ben olabilir miyim?
Güz-2007
Sihem Tachouli Usta


Sayın Tuncay Özkan’ı dinledim her gece yapmaya gayret gösterdiğim gibi yine dün gece, bir mail aldığını söyledi ve gerçekten artık gözlerinden okunuyordu yorgunluğu ama kalbi ruhu dipdiri hedefleri parlak güveni dimdik ayakta vatanı için konuşuyordu… Maili yazan vatandaş artık ne kadar vatandaşlık bilinci var ise o kadar vatandaş diyelim, hakaret etmiş, aklınca dalga geçmiş, beyninin yettiğince kendi kapasitesi doğrultusunda satırlar sarfetmiş… Be insan, sen nasıl bu kadar körelmişsin, hangi sonsuz uyku ilacını alıpta derin karanlık uykulara dalmışsın, bir de yetmediği gibi uyumayanı aydınlığa koşanı taşa tutmuşsun?? Susmak gerektiğini düşündüm uzunca bir zaman… Çok uzun bir zaman acaba ne doğru ne yanlış kim nerden hangi kaynaktan güç alıyor diye düşündüm, düşüncelerine güvendiklerime sordum, herkes kendince bir şeyler söyledi, anlattı, ama sonuç hep aynı kapıya çıkıyor; “Türkiye’mizi Kurtarmak!” … Artık bir sürü insanın bileceği düzeyde yayılan uçuşan planlar, oyunlar neden hala tepki almıyor? Nasıl oluyor da yaklaşık 100 yıl önce verilen can savaşı, kan savaşı, namus savaşı bir kenara koyulmuş öylece ülkenin kötüye gidişatı seyrediliyor? Buna hangi vatan evladı başını çevirebilir ki? Evinizin kapısı kırılsa bir gece aniden, içeri girilse düzeniniz darmadağın edilse, ailenize sevdiklerinize zarar gelse siz susar mısınız? Oturup öylece seyreder misiniz? Peki bu durumun bu verdiğim örnekten farkı nedir ki herkes delice bir suskunluğa gömülmüş? Yeter artık … Ülkemizin kapısına dayanan düşman, evimizin canımızın şehrimizin, tarlamızın, insanımızın, umutlarımızın üzerine çullanan düşman, daha ne kadar tepkisizce izlenmeye devam edilecek ki? Uyan artık Türkiye, biz kimsenin inancına kimsenin yaşamına çerçeveler koymuyoruz, biz sadece kapımızın menteşelerini sıkmak, kilidini sağlamlaştırmak, düşmanı o kapıdan içeriye sokmamak için çırpınıyoruz….
Artık yeter Türkiyem… Beyinler Uyuşmasın, Uyuşanlar Uyansın!
Söyleyin Uykularından Uyandırabildiklerimiz, Hiçbir Zaman Uykuya Teslim Etmediklerimiz;
BİZ KAÇ KİŞİYİZ ????
http://www.bizkackisiyiz.com/
Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA
Sular aktıkça akıyor zamanın üzerinden, düşünceler coşuyor kimi zaman, kimi zaman anılar sarıyor her köşeyi, ayrılamam demenin tatlı hatırası gözleri dolduruyor… Peki ya geçmişin geleceğimin ruhumun tek gözyaşı tufanı söyle yoksa sen unuttun mu? ……
Ağır oldu içimde ödediğim bu koskoca özlem… Artık taşıyamaz oldum büküldü belim nihayet… Söyle hayatımın pembe siyah örtüsü yoksa sen beni unuttun mu? …..
Bu kadar vefasız mı kalbin işlediği günahlar, yoksa insanlar mı umutsuz var oluşlarından, atılan adımlarda saklı çığlıklar, ben sessiz çığlıklarımla boğuşurken söyle çığlıklarımın derinindeki sızı sen beni unuttun mu? …..
Şarkılar acıtır derinlerden, aşk öyküleri çarpar tokat gibi, elele gezenler vururken yüreğimden, söyle elleri çok uzakta olan yabancı, sen beni unuttun mu? …..
Ben sayfalarca ağıt dökerken, kara bahtımın aynasından bir ışık çarpar gibi oldu aniden, gözlerim yalancı ışıltılarla kamaşırken, hayatımın tek solmaz ışığı söyle yoksa sen beni unuttun mu? …..
Sihem Tachouli Usta
Güz - 2007

Günler geçti… Saya saya bitip tükenmez dediğim onca gün geldi geçti, aldı götürdü geçmişe dair ne varsa, zorunlu bir çizgi çizdi bana… O çizgide saklı gözyaşlarım, o çizgide saklı isyanlarım, neden bilmiyorum ama bu ruhu her ne olursa olsun özgür bırakamıyorum… Hep birilerine takıla takıla parçalandı üzerimde ne varsa, şimdi ise üşüyorum… Bırakın beni lütfen, bırakın artık, düşün yakamdan, gitmek istiyorum ben, kurtulmak istiyorum ne varsa… Özlediğim gözlerden de vazgeçtim artık, hiçbir şey istemeden, kimseden bir şey beklemeden gitmek istiyorum… Lütfen zincirlemeyin beni monoton günlere, bu ben değilim inanın bana… Benim yüreğimde bambaşka sevdalar bambaşka rüyalar var… Lütfen açın kafeslerin kapılarını artık, üzülmeyin ama ben gitmek istiyorum… Olmuyor ne kadar istesem de, yapamıyorum ne kadar güzel görünse de, olmuyor işte olmuyor, bu değil benim içimde yanan ateşin düşü… Renklerimi kaybede kaybede solup yitip gitmek istemiyorum, bir sonbahar ağacı değilim ben, yapraklarımı tüketmeyin artık, dövmeyin ruhumu yıldırımlarla… Kapamayın yollarımı bitmez tükenmez isteklerinizle, sıkmayın boğazımı sevgi sandığınız bencilliğinizle… Kör olmak istemiyorum, benim göreceğim ne günler var daha, kapatmayın beni saray sandığınız zindanlarınıza, yeter artık bırakın bırakın da ben o çok uzun yoluma düşeyim… Her seferinde bir umutla tuttuğum elleriniz yordu beni, daha da gerilere çekti, her seferinde şans verdiğim gözler kaderimin şansından çaldı, bakın yine olmadı, yine yorgun gülüşlerim, yine kırık düşlerim, yine bükük boynum, yine aynı gidiş yine aynı son… Ne kadar sevsem de olmuyor, o eşi olmayan gökkuşağı gittikçe uzaklaşıyor, ben seviyorum diye çırpınırken elveda diyor güneşli sabahlar… Gençliğimin baharı soluyor anlayın, tutmayın beni kışlarınızda tutsak, bırakın gideyim, bırakın ben artık kendi istediğim gibi seveyim…
12 Eylül Çarşamba – 2007-Güz
Saygılarımla
Sihem Tachouli Usta

Gülerken sızdı yüreğime gözyaşlarım…Ama sakladım onları gülümsemelerin ardına…Gözlerimde yalan ifadelerle baktım insanlara…Mutluyken mutsuzluğu yaşadım…Rol yapmayı yakıştıramadım kendime..Konuşmaya karar verdim duygularımla…Tartıştım onlarla beni saatlerce…Sorunu bulmaya çalıştım,Buldum da…Artık güvenmeyecektim insanlara…En azından kendim gibi görmeyecektim onları….Tutmak istediğim elden uzak duracaktım…Bakmak için içimin titrediği gözlere teslim olmayacaktım…Kalbimle hayatımın yolunu ayıracaktım bir süre..Denedim yeni yöntemimi..Ama bu kez huzura kavuştuğuma sevinirken neşemi kaybettim…Paylaşacak kimse kalmadı etrafımda yaşamımı…Yaslanacağım omuzla yumruk atacağım omuzu ayırt edemez oldum…Anladım ki ne yapsam olmuyor sevgiden kaçınca yürümüyor hayat…Şimdi kalbim ciddi bir diyette..Ağır sevgiler damarlarını tıkıyor kan dolaşmıyor …Şimdi hafif sevgilerin mevsimi…Şimdi kalbim dinleniyor….
Sihem Tachouli Usta
Bahar geldi..Havalar ısınıyor…Kıyafetler hafifliyor… Sorumluluklar azalıyor.. Yaz planları bile akıllardan geçmeye başladı… Kimi genç insanlar yani biz öğrenciler bu yılın hayatımızda bir dönüm noktası olduğunun farkındayız ve içimizde hem sıcak bir heyecan hem de bizi nelerin beklediğini tam olarak kestirememe gibi bir durum söz konusu…. Kimimiz istediğimiz üniversitelerin hayallerini kurarken kimimiz başka bir ilde bizi bekleyen bambaşka bir hayatın özlemini çekmekteyiz…Kim bilir belki de çoğumuz o kadar çok hedef belirlemişti ki daha önceki yıllar, şimdi zamanı gelip çattığında aklımız bin türlü karışıyor….Ailelerimiz deseniz bizden daha şaşkın ve tereddütlü..Böylesi yoğun günlerde bize düşen sadece biraz rahatlamak.. Kendimizi yenilemek.. Açacağımız o kale kapılarına yaklaştığımız her adımda cesaretimizi biraz daha toparlamak.. Hayat dediğiniz nedir ki? Korkmayacağız hiçbir zaman!!Düşlerimizi kimse elimizden alamaz… Bize düşen yenilenmek…
Haydi genç arkadaşlar hep beraber atalım adımlarımızı !!Yenilenelim hep beraber…….
Sihem Tachouli Usta
Güneşin o ilk doğuş anına en son ne zaman tanık oldun insanoğlu?
Taptaze ışıklarının tüm vücuduna yayılmasını ne zaman izledin kendinde?
Bir sonbahar sabahı o ılıklığı ne zaman hissettin yüreğinde?
Bizler aslında bize her günün bir lütuf olduğunu anlamayacak kadar duyarsız bir şekilde geçip gidiyoruz bu hayattan.
Hanginiz sabah gözünü açtığında şunu dünyaya tekrarlıyor:
- “Bugün özel bir gün çünkü ben bugün de yaşıyorum. Gözlerim açık, ilk nefesimi bilinçli bir şekilde çektim içime. Bu bir ayrıcalık! Bugün özel bir gün, evet, bugün bana bir gün daha yaşama şansı verildi…”
İnsan yaşamında ne sorunlar var ama biz o kazağı alamadık diye bütün günü o güzelim ruhumuza ve bedenimize azap çektirmekle geçiriyoruz veya sevgilimiz sevgimizin yüceliğini anlamadı diye kahroluyoruz veya sular kesildi diye, hava soğudu diye bütün gün kendimize ve sevdiklerimize surat asıyoruz.
Bir de şöyle düşünelim: Siz başlı başına bir yaşamsınız ve hayatta telâfi edilemeyecek tek şey ölümdür.
Sular elbette gelecektir.
Soğuk hava için biraz daha sıkı giyinebiliriz.
Sevgiliniz sizi anlamıyorsa aslında sevdanıza layık olmadığını pekalâ algılayabilirsin…
Peki, bu hayata ne zaman gülümseyeceksin?
Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın?
En sevdiğin çiçeği neden hâlâ başkalarından bekliyorsun?
Bugün kendine niye o çiçeği almıyorsun?
Neden miskinliğinden bir sabah ödün verip de doğanın uyanışına kendini şahitlik etmiyorsun?
Unutma ki bu hayati güzelleştirecek olan da, çekilmez hale getirecek olan da sensin.
Sakin başkalarını suçlama…
Haydi artık her sabah yüreğine kocaman gülümsemelerle dolu bir nefes çek ve bütün gün verdiğin her nefesin içine bu gülümsemelerden katarak etrafındaki tüm canlı varlıkları varlığından haberdar et.
Hayata öylesine gelme ve de öylesine gitme.
Unutma ki bir ağacın gövdesine sarıldığında onun kalp atışlarını duyabilecek kadar duyarlı yasamak senin elinde.
Her ne olursa olsun, tanı veya tanıma ama günaydınını ve gülümsemeni hiçbir canlıdan eksik etme.
Unutma sen bu dünyada başlı başına bir yaşamsın ve bu yüzden bile varlığın çok özel.
Evet insanoğlu, bugün YAŞAMAYA VAR MISIN?
Sihem Tachouli Usta
« Önceki