Şikayetçiyim…
Hava kapalı… Haftasonu geldi yine usul usul… Bugünlerde öylesine yorgunum ki, başımda bin tane iş aklımın içinde bir sürü konu… Hani olur ya bazen, nereye kaçıcanızı şaşırırsınız, çünkü gideceğiniz her yere de gelecek konularınız vardır, kaçmak nafile, kurtulmak imkansızdır ya, işte aynen öyle… Evde yanlızken gündüzleri öyle komik bir halim oluyor ki, kendi kendime gülüyorum… Bugün de hava kapalı, elimde bir fincan kahve, kaçırdığım dizilerin bölümlerini izledim internetten, bir zamanlar birilerine çok acımasız davranmışım hakkını veriyorum, şimdi aynı şeyleri ben yapıyorum… Sonra yine artık bir organım haline gelen bilgisayarımı aldım kucağıma geçtim pencerenin yanındaki koltuğuma, bakınıyorum o sayfa bu sayfa, bir yandan kös kös olmasın müzik çalsın arkadan sessiz sessiz derken, “Yonca Lodi / Büklüm Büklüm” tıklayıvermiş bulundum, belki rahat 1 yılı vardır dinlemediğim, öyle güzel geldi ki, kendimi yine yazarken buldum…
Ne söylesen ne beklesen
Yaradan’dan ya da kaderinden
Ele geçmez istediğin
Uğruna savaş vermediysen
Diyerek başladı güzel sesiyle söylemeye… Hep söylerim, müziğin tınısı önemlidir ama bana göre sözleriyle nerelere ulaşabildiği daha da önemlidir şarkıların… İşte ilk dörtlükte beni ele geçiren güzel bir şarkı… Haksız mı? İstediğimiz ne zaman tıpış tıpış gelmiş ayağımıza, hangi düşümüz hiç uğraş vermeden hiç emek sarfetmeden gerçekleşmiş ki? Sadece Allah’a dua etmekle, sadece kaderimize boyun eğmekle, günleri geceleri bir ömrü böyle tüketmekle ne bizim istediğimiz gibi olur ki? İnsan kendisiyle hesaplaşırken böyle, öyle acı geliyor ki bazı şeyler, öyle çok acıtıyor ki içini… Öyle günler olmuş ki, istediğim şey için bir ölmediğim kalmış, herşeyi yapmışım, ama nafile yine olmamış yine olmamış, bazen de gerçekten bırakmışım kendimi kadere, boşluğa, haliyle yine olmamış… Güldünüz değil mi? Ben de yazdığım an güldüm, çünkü ortada acı bir çelişki var… Hani uğraşırsak hani elimizden geleni yaparsak olurdu istediklerimiz… İşte böyle tarifle reçeteyle, kendimizi avutmak için oluşturduğumuz kalıplarla bitmiyor işler… Bazen tek başına savaş vermek yetmiyor… İstediğiniz her neryse, eğer içinde bir başkasının da payı olucaksa, işte o kişinin de yapması gerekenler var ve o kişi kılını bile kıpırdatmıyorsa, yaz günü kar yağdırmak bile daha çok mümkün görünüyor insanın gözüne… Bu acı ama hayattan bir parça olan çelişki bugün güldürdü beni, yazdırdı bunları.
Ardından;
Sanki seni boğar gibi
Sanki yeniden doğar gibi
Sanki zaman zaman ölür gibi
Acısını, çilesini çekmediysen
Bir diğer güzel dörtlük gelince, iş biraz daha derinleşti. Verdiğim savaşlar geldi aklıma, aldığım yaralar, edindiğim acı tatlı tecrübeler, elimde kalanlar, elimden gidenler… O kadar çok hesap varmış ki meğer yaşamda. Hakikaten ne günlerim olmuş, ne gecelerim. Bir ölmüşüm, bir doğmuşum, bir nefesim kesilmiş, bir can gelmiş ruhuma… Acı ve çile, mutluluk ve umut hep birbirlerini takip etmiş. Tüm bunlar olurken bir de bakmışım gençliğim geçivermiş hızla, seneler adeta uçup gitmiş… Bir zamanlar gelmemin imkansız olduğu yaşlara gelmişim. Hep merakını duyduğum günleri yaşayıp bitirmişim, okulum bitmiş, geride 4 yıl bıraktığım bir evliliğim olmuş, ailemde pek çok şey değişmiş, imkanlar gelmiş gitmiş, hastalıklar geçirmişim, ölümlerden dönmüşüm, azraille bile tokalaşmışım… Çok gülmüşüm, çok ağlamışım, çok sevinmişim, çok üzülmüşüm… Kendimi sorguladığım da olmuş, kendimle gurur duyduğum da… Başarılarım da olmuş, kanadı kırık girişimlerim de… Pek çok insan tanımışım, adeta yüzlük sıralar dizilmiş ardı ardına, bölükler ordular kadar insanlar gelip geçmiş hayatımdan… Dost eli uzatan da olmuş, sinsice kanıma girip kazık atan da… Sevmişim de ben, hem de kimsenin sevmediği kadar çok, ama bir o kadar kırılmışım da, nefreti de öğretmişler bana. Uykularımın kaçtığı geceler de olmuş, mışıl mışıl uyuduğum gecelerim de… Genç bir kızken neyi merak ettiysem, yarısından çoğunu yaşamışım bitirmişim… Kimine göre belki yaşım daha çok genç bunları söylemek için, biliyorum kimileri henüz okulllarını bile yeni bitirip hayata yeni kucak açarken, belki benim için hala çok erken… Ama bir de içime baksalar, içimde kopan fırtınalar, yorgunluklar, arayışlar, sorular ve cevaplar… Öyle çok yüklenmişim ki kendime, öyle çok şey yaşamışım ki aslında, dışarıdan kanım canım olsa anlayamaz…
Hani büklüm büklüm boynunda
Hani paramparça ruhunda
Hani soran gözlerle kapında
Bekleyen dargın anıların gibi
İşte tam da burada yetişiyor bir diğer dörtlük imdadıma, sanki benim imdadımı haykırır gibi… Büklüm büklüm olmuş bir boynun taşıdığı o kafada kopan fırtınalar, herşeyi yerli yerine koyup hem kendini hem de sevdiklerini mutlu etmek için çırpınmaktan parçalanmaya başlayan o ruhun içindeki okyanuslar, günleri gece geceleri gün eden hep bekleyen ama aynı zamanda gerçekleşenleri de izleyen o yorgun gözler ve herşeyden çok ta geride kalanlar ve onların bıraktıkları dargın anılar… Böylesine anlatamazdı hiç bir şey belki de beni bu içinde olduğum anda…
Sevilmeden de sevmeyi
Neyi özlediğini bilmeyi
Acı da olsa yine gerçeği
Görüp de söylemeyi bilmediysen…
Taaa tammm… Finali de aynı bütününde olduğu gibi güzel ve tok bir şekilde tamamlayan şarkının bu son dörtlüğü de içimi gerçekten acıttı doğrusu… Sevilmeden de sevmek dediği anda tüyleri diken diken oldu bedenimin, nasıl çarpıcanı şaşırdı garip kalbim… Bu mudur yani? Bu mudur? Hep böyle finaller mi anlatır insana gerçeği… Her ne olursa olsun gerçek sevgi bu mudur? Karşıdaki insan olmasa da olması gerektiği yerde, insan yine de ölürcesine sever mi gerçekten? Hayat akıp giderken bir başka senaryoyla, yine de neyi özlediğini bile bile gülümser mi insan? Gerçek ne kadar acı olursa olsun, insan yine de kabullenir mi? Kabullenip içinde bir yerlere atıp yine de devam eder mi kendi yoluna? Hayat bu mudur? Bir çeşit tiyatro… Baş rol de sizindir, yardımcı roller de… Her parçayı siz bütünlersiniz… Yeri gelir, öyle şeyleri geride bırakırsınız ki, siz bile sonradan dönüp baktığınızda kendinize inanamazsınız… Ben mi yaptım, ben mi böylesine güçlü olabildim diye şaşırıp kalırsınız… Ama aslında yine sadece siz bilirsiniz nasıl bir bedel ödediğinizi… O gücün hangi güçsüz hangi zayıf anların toplamı olduğunu… Yani inadına sürüp giden o acı çelişkiyi yine sadece siz bilirsiniz…
İşte yine döküldü satırlar, yine boş bir anımda yakaladı beni anılar… Ben şikayetçiyim bu şarkılardan, ben şikayetçiyim bu deli ruhumdan, ben çok ama çok şikayetçiyim aşkların en güzellerini yaşayan bu deli kalbimden, ben sonuna kadar şikayetçiyim ne yaparsak yapalım bazen gerçekleşmeyen rüyalardan…
Sihem Tachouli
Mart/2010

Yoksun…
Yoksun…
Yokluğunla yoksulluğun en acılı halleri durur karşımda… Alay edercesine geçip birer birer sorar her bir anı; “Ne zaman oldu ki zaten “GERÇEKTEN” yanında?” …
Yoksun…
Sensiz hangi başlangıcın tadı tuzu var ki, benim başlangıcım olan gün bir halta benzesin… Gülüyorum bak yine aslında acıyı gizlercesine sahte, elimde bir kadeh kırmızı ve sana kaldırıyorum kadehimi, hiç bir zaman gözlerinin içine bakıp kaldıramamanın kahrıyla biraz daha yukarı…
Yoksun…
Varlığını bile zar zor anımsadığım günler, saatler sanki elele vermiş sıkıyor boğazımı kalleşçe. Kan sıçrıyor beynime her gülüşünü hatırladığım an ve ben yavaş yavaş ama bir o kadar ağır bir karanlığa gömülürken gecenin bu vakitlerinde, kim bilir sen nerdesin, ve kim bilir kiminle?
Yoksun…
Issız, sessiz, renksiz bir kaç terkedilmiş kerpiç ev kıvamındayım şimdi, ta ki yarattığın o fırtınalı, o yerin göğün bir olduğu bahardan beri… Varlığınla aydınlanan o zar zor anımsadığım, adının mutluluk olduğu duyguyu gömeli öyle çok zaman geçmiş ki, bak yine kırık dökük bir başlangıç günü belki benim için ama inan bana öyle bir sondu ki sebeb olduğun, artık her başlangıç öylesine, her biri ritüel kıvamında, her sabah yollara dökülen İstanbul kadar monoton ve yorgun…
Yoksun…
O kadar alıştım ki bu yokluğa, cesaret edemiyorum artık, eğer varolsaydın her şeyin nasıl olabileceğini hayal bile etmeye… Çok fazla geliyor aklımdan bile geçirmesi, çok uzak, çok yabancı, çok ama herşeyden çok daha ağır, o kadar ki cesaret bile edemiyorum hayal bile etmeye…
Yoksun…
Yokluğunla yoksulluğun en yalnız hallerini yaşıyorum… Etrafımdaki nefes verip alanların sayısı yetmiyor bu yalnızlığı yok etmeye… Yetemiyor etrafımda atan kalp sayısı beni biraz daha az yalnız hissettirmeye… Öyle derindeyim ki artık ben, öylesine zifiri bir siyahın içindeyim ki, ne etrafımda beni sevenlerin ışığı yetiyor içimi aydınlatmaya ne de pastadaki mumların dansı önümü görmeye…
Yoksun…
Ve ben bu yoksullukla bir yeni yaşa daha girerken, dilediğim dileklerin sayısını bile unutmuşken bu sefer aynı dileği geçirmiyorum içimden… Çünkü artık ne dilekler, ne melekler tınlamıyor beni biliyorum…
İyi ki doğmuşum ya etrafımdakilere göre, sen gel bir de bana sor; ne zor bu yoksullukta yaşamak, yaşamaya çabalamak, direnmek bu siyaha…
Yoksun…
Bir yarım artık pes ediyor aynı savaşa girip girip yaralanmaktan… Artık ne yürekte ne bedende derman kalmadı biliyor musun? Biliyor musun artık açmıyor beyaz güller bile küskün baharlara…
Yoksun…
Varsın olsun be yolcu, bir zamanlar geçtiğin han gibi dik olsun hep başın, ardında bıraktığın bu han kadar güçlü olsun hep yüreğin, bonkör olsun bu han kadar herkese ellerin, olsun ki devam etsin hayat… Bu sefer dileğim bu olsun, duyan da sağolsun, duymayan da…
Sihem Tachouli
Mart/ 2010

Sessiz Çığlıklar…
Sessiz çığlıkların arasında doğarken ölür umutlar. Bir sabah yazdır belki gönülde bir sabah kış. Saatler bazen dakika gibi hızlıdır bazen yıl gibi ağır. Yollar sapaklara ayrılınca önünde, zorlaşır seçim yapmak. Son haddinde yüklenirken kalple beyne, mutlaka birisi iflas eder derince. Aşmak zor gelir bazen sorunları, elinden tutup dinleyen yoksa bir de, yanlızlık eklenir hepsinin üzerine. Anlatmak istersin, ama kime, kim anlar gerçekten seni, çekip gitmişken bile tüm bunların sebebi olan sevgili, ya da sen terkettiysen bile bile seve seve adeta kendinle çelişircesine… Giden de kalan da çeker acısını ayrılığın, geri dönmek istese de ne çare. Duvarlar yükselmiştir belki de geride bıraktıklarıyla arasında, belki de kendi bambaşka dağlardan tepelerden geçip karışmıştır hayatın farklı farklı sularına. Bazen bir an hatırlarsın kalbinin en derinine sakladığın mücevher misali anları, öylesine canın yanarki söversin bildiğin ne varsa hayata dair. Eline ne geçse, ne duysan, neye baksan kurtulamazsın ağından geçmişin, esir alır her hücreni büyük bir azimle. Savaştıkça kaybeder, çırpındıkça batarsın. Aklın karışır, yolunu şaşırırsın. Hayaller kurarsın, çocukça, aşıkça, delice ama sevda kokan buram buram. Hiç dönmek istemezsin gerçek hayata, sanki hayal ettikçe yaşarsın, hayal ettikçe nefes alırsın yeniden. Sessiz çığlıklar atarsın hayallerin sona ererken. O sessiz çığlıklarla ağlar, o sessiz çığlıklarla yakarırsın Allaha. Ne zamanı geri alabilirsin, ne de kaybettiklerini, elinde ne kalmışsa avunursun kırık dökük. Başka çare yoktur inan, ne yaparsan yap durduğun yere dönersin anlamadan. Sessiz çığlıklar arasında doğarken ölür umutlar. Sen de öğrenirsin zamanla, durursun rüzgarlara fırtınalara karşı kırık kanatlarınla, delik deşik yelkenlerinle. Ne gün doğumları ne gün batımları geçer gider bir ömür hüzünlerle, özlemlerle. Sen de öğrenirsin zamanla, sahte gülümsemelerle susturmayı karşındakileri, samimiyetinin katili bir sahtekarlıkla. Sessiz çığlıklar arasında doğarken ölür umutlar. Sevgilim, istesen de dönemezsin gün gelir, öylesine geç kalırsın ki, bükülür boynun, kırılır dizlerin, sevgilim istesen de dokunamazsın günü gelir, uzanamaz ellerin…
Sihem Tachouli Usta
Ocak 2010

Beyaz Güllerim…
Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde gözyaşlarım. Gidiş gelişlerde bütün masumiyetim, hırpalanıp duruyor yüreğim, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken nefes almaya, ben azalttım sayısını güneşli günlerin. Puslu bir havaya bürünmeyi sever benim beyaz güllerim, çiğ tanelerini, gri ve hafif lacivert bulutları sever. Güneşe yabancı, el değmemiş yaprakları, gökkuşağını bilmez, yağmuru sever, biraz da hüznün mevsimi sonbaharı. Dikenleri kimse dokunmasın diye kocamandır, her okşadığımda yüreğimi kanatan iri kimsesiz dikenleri. Goncadır hep, hiç bir zaman açıp dökülmezler. Aidiyeti sevmez, hasretle boy verirler her geçen gün. Öylesine beyazdır ki goncalarım, hiç bir şeyin gücü yetmez kirletmeye. Zaten gören kıyamaz ellemeye, hayran kalır marur ve bir o kadar asil kafa tutuşlarına. Sanki sonu yokmuşçasına uzarlar uzatırlar kafalarını göklere, yaradanın eteklerine değmek istercesine. Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde dudaklarımda biriktirdiğim haykırışlarım. Gidiş gelişlerde bütün sadakatim, hırpalanıp duruyor samimiyetim, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken yaşamaya, ben azalttım sayısını gülümseyişlerin. Dolunaylı geceleri sever benim beyaz güllerim, zaman zaman araya giren incecik sisleri, gecenin kendine has seslerini sever. Yakamozlara yabancı, hiç sevilmemiş yaprakları, dalga seslerini bilmez, fırtınaları sever, biraz daha dik durmak için savaşmayı ve yorulmayı. Gövdeleri koparılmamak için sağlamdır, her suladığımda biraz daha sıkı tutunur goncasına, biraz daha ısrarlıdır yaşamakta. Hep goncadır, hiç bir zaman teslim olmaz zamanın ihanetine. Yalanları sevmez, doğrularla büyütür köklerini her geçen gün. Öylesine beyazdır ki goncalarım, hiç bir gelinin şansı yoktur o parlak beyazla aşık atmaya. Zaten gören cesaret edemez yarışmaya, geri çekilir ve saygı duyar verdiği ölüm kalım savaşına. Sanki sonu yokmuşçasına bağlıdırlar bana, kar kış dinlemeden açarlar yüreğimde, yüreğimdeki aşkı sonsuza dek yaşatmak istercesine. Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde tenimdeki yanlızlıklarım. Gidiş gelişlerde bütün güzel anlarım, hırpalanıp duruyor sana olan sonsuz aşkım, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken başka renk gülleri sevmeye, ben azalttım sayısını umutların…
Sihem Tachouli Usta
2010 Ocak

Kadın / Erkek / Evlilik Üzerine …
Bir kaç sayfa dergi karıştırıp gerçekten başarıyla çekilmiş bazı moda fotoğraflarına bakarken, birden yine duygularım tarafından tahrik edilerek kadın kimliğiyle ilgili düşünmeye başladım… Kadın… Başlı başına öyle derin bir kavram ki. Cinsellik, etkileyicilik, annelik, eve sahip çıkan ve aynı zamanda kendi hayatına sahip çıkan yorgun bir kimlik geldi gözümün önüne. Tüm bunlara bağlı olarak düşüncelerim detaylandığında hem kendi yaşadıklarımdan, hem de etrafımdaki kadınların yaşamlarından sahnelerle birlikte bir anda beynim çatlıcakmış gibi hissettim. Belki de insanlık tarihinin belli bir düzeye geldiği andan itibaren oldukça hararetle süregelen bir tartışma konusudur kadın kimliği. Kültürler, dinler, yaşanan bölgeler ve hatta iklim koşullarına kadar her şey kadın kimliğini etkiler ve sürekli bir değişime tabi tutar. Oysa bugün yoldan 100 erkeği çevirip mini bir anket yapalım ve anketimizin tek sorusuda;
- “Sizce kadın kimliği tarihten bu yana ne kadar fazla değişime uğramıştır?” olsun.
Balyoz gibi vuran cevapların etkisiyle kendimize gelebilirsek eğer cevabın bir kalıp gibi sürekli bir önyargıyla ve şekil değiştirmeden geldiğini görürüz;
- “Kadınlar hep aynıdır, ne değişiyor ki?” …………..
Aslında dikkatle baktığımızda gözümüzün önünde can çekişen iki farklı bakış açısıdır karşılaştığımız. Kadın sürekli bir değişime uğrarken bir diğer yandan da ısrarla değişmeyen artık tabudan da öteye geçen belli başlı konuların ağından da kurtulmayı başaramamaktadır.
Düşüncelerimin orta noktasıyla ilgili yapabileceğim en güzel felsefik girişi yaptıktan sonra şimdi yavaş yavaş ordan burdan biraz veya çok ne gelirse dilimin ucuna içimden geldiğince ve her zaman olduğu gibi Sihem’ce ( BENCE) aktarmaya çalışacağım.
Kadın… Kadın olmak… Kadınlık… Aslında baktığım zaman sanki hepsi aynı şeyi anlatıyormuş gibi ama öyle değil… Hepsinin bana göre kendine has anlamları ve acıları var… Kadın dediğimde aklıma cinsiyet ve toplumdaki yer geliyor. Kadın olmak dediğimde ise kendimin bile toplumsal kalıplarımıza bağlı olarak ancak evlendikten sonra keşfedebildiğim ve o olduğumu anladığım bir insanlık hali geliyor. Kadınlık dediğimde ise bir evrim, aşılması gereken dağlar, gidilmesi gereken yollar gözümün önünde canlanıyor. Açıkçası aslında insanlık açısından belki de en kıymetli yere sahip olan kadını ben sadece acılarıyla görebiliyorum, yarattığı annelik mucizesi, erkeğin onsuz hayatına devam edememe durumu, bir cinsellik sürecinde erkek tarafından mecburi olarak ihtiyaç duyulan ve estetik anlamda dünyanın en güzel tablosu olan kadına dair bunlar değil de sadece acılar geliyor gözümün önüne. Bu kesinlikle benim ruhsal halimle alakalı değil altını çiziyorum. Bu resmen bugünün gerçeği gibi.
Kadın olmak… Öyle farklı, içi öylesine dolu ve yükü ağır bir durum ki, belli bir kültür seviyesinden ve imkanlardan tutun da en garip bölgedeki kadına kadar biz kadınlar sürekli birşeylerin özlemini duyuyoruz. Aslında hakkımızda hep çözülmesi mümkün olmayan ve karmaşa dünyası olarak bahsedilse de istediğimiz şeyler o kadar basit ki. Yazımı okuyan erkeklerin beyninden geçenleri şimdiden duyar gibi oluyorum ve gülümsüyorum;
- “Kadınlar para ister, imkan ister, karşılarında önce paraca güçlü sonra da diğer bütün kadınların kıskanacağı kadar yakışıklı, kültürlü, iyi bir eğitimden geçmiş ve ailece köklü bir masal prensini bekler, ooo bir de o prens ömür boyu onlara kul köle olsun dünyada başka bir kadın yokmuş gibi kilitlenip kalsın isterler…”
Nasıl, tutturabilmiş miyim? Ah sevgili kadınlar ve erkekler… Nedir bu kadar bizi kalıplara sokan diye düşünmeden edemiyorum… Sonuçta herkes için geçerli olmasa da pek çok insan kendi seçimlerini bugün kendisi yapabiliyorken, iletişim olanaklarımız bu kadar gelişmişken bizler hala bu kadar çok hayal kırıklıkları yaşayabiliyorsak, istediğimizin ne olduğunu bile bile aslında istediğimizle yakından uzaktan alakası olmayan seçenekleri tercih ediyorsak, neden bunun bedelini karşımızdaki insanın ödemesini istiyoruz? Ya da yaptığımız hataların bedelini neden azapla kendimize işkence haline getiriyoruz? Biliyorum olay gittikçe derinleşiyor, derinleştikçe zorlaşıyor… Son dönemde çevremdeki kadınlar ve ben kendimle ilgili o kadar çok şey o kadar büyük bir hızla değişiyor ki, belki de o yüzden nehirler gibi akıp gidiyor cümlelerim.
Aklımızdaki soruların içinde boğuluyoruz kimi zaman, kimi zaman karşımızdakinin bunların hiçbirinden haberi bile yokken onu boğuyoruz sorun bataklığımızda. Küçükken çizgi filmlerde kahramanlar suya düştüklerinde yukarı ellerini uzatıp önce 3, sonra 2, sonra 1 diyerek parmak işaretiyle sayarlardı ve en sonunda suya baloncuklar çıkar böylece güya boğulurlardı. İşte o masum ama bir o kadar anlamlı sahne hiç gitmiyor gözümün önünden. Kendi dünyamızda ne çok kez aynı duruma düşüyoruz, imdadımıza yetişen hiç kimse olmadan kaç defa boğulup boğulup ayağa kalkıyoruz kimbilir ? İçimizde ne fırtınalar kopuyor, kimbilir aynı gün içerisinde kaç defa fikir değiştiriyoruz?
Kadın erkek ilişkisi hep böyle karmaşık bir şekilde sürecine devam ederken, neler kaybediyoruz kendimizden? Bazen kendimize olan güvenimizi, bazen saygımızı, bazen çocuksu düşlerimizi, bazen ruhsal sağlığımızı, her zaman ise kesin olarak kaybettiğimiz şey de zamanımız oluyor. Kendi ömrümüzden yerken bunca konu uğruna, bir de bakıyoruz yıllar geçmiş. Aynalarla problemlerimiz oluşmaya başlıyor, hem baktığımızda gördüğümüz yorgun beden yüzünden, hem de baktığımızda gözlerimizin içinden imdatlar savuran yorgun ruhumuzla karşılaştığımızdan.
Kadın olmak… Öylesine başka bir şey ki… Kendi adıma şunu açıkça söyleyebilirim, kadın olmanın ne demek olduğunu ancak evlilik sonrasında öğrenebilmek, cinselliği ancak böylesine ağır bir sorumluluk ve yükümlülük altına girdikten sonra keşfetmek bence dünyanın en saçma şeylerinden birisi… Bir insan ilk defa yediği bir yemeği o an yediği yerde yemeye, başka hiç bir yerde yememeye yemin ettikten sonra, yemeğin tadını öğrenip kendi damak tadını tanıdıktan sonra aynı restorana mahkum kalmakla beraber bir de bunu sadece karşı tarafa olan bir sorumluluk olarak değil aynı zamanda hayatı boyunca kendisine olan saygısının da bir göstergesi olarak ilan edermiş gibi ironik ve dramatik bir şekilde yaşamak zorunda bırakılıyor. Biliyorum böylesine önemli bir duruma verilecek örneklerin hiç biri tam olarak yerini bulmaz, ama malesef bu böyle bir gerçek ve çoğumuzun gerçeği. Anlatmaya çalıştıklarım direkt olarak kişiliklerle ilgili sorunlar değil, karşınızdaki insanın sahip olduklarının listesindeki eksikliklerle alakalı şeyler de değil, bu tamamıyla kadın olmanın ne kadar zor ve ağır bir şey olduğuyla alakalı. Böyle bir çağda dahi olsa maruz kaldığımız sınırlar, dikenli tellerle çevrili upuzun duvarlar, at gözlükleri beni artık gerçekten deli ediyor. Kendini sadece kadın olmakla ve cinsellikle ilgili evliliğinden sonra tanıma şansı bulan bir kadın olarak daha önce sahip olduğum muhafazakar bakış açısıyla ilgili büyük bir değişim yaşadım, prensiplerimi, hayata karşı beslediğim duyguları, sahip olduğum kişisel özellikleri, her birini tek tek yeniden yorumladım. Ortaya çok güzel bir tablo çıkıyor, akıllı ve ne istediğini bilen bir kadın için muhteşem bir sonuç, ne yazık ki hayatımdaki gerçeklerle alakalı olarak baya geç yaşanan bir evrim benim adıma. Artık evli bir kadın olmak, elbette bunu kendi analiziniz sonucunda ve karşınızdaki insanda bulduğunuz güzelliklerle beraber aldığınız bir kararla hayatınıza sokmanıza rağmen, bazı değerler tekrar yorumladığınız kişisel analizinizle birlikte bir hayli zor bir döneme giriyor. Bu sizi bir hayli yoruyor. Neredeyse öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, hayatınızı baştan aşağı değiştirecek kararlara doğru adımlar atıyorsunuz. Karşınızdaki insanla belki evlilik kararını alırken ölene kadar diye içinizde sevinç çığlıkları koparken işte o yorumlamadan sonra o kişi bile sizin gözünüzde şekil değiştirmeye başlıyor, dengeleriniz baştan aşağı değişmekle kalmayıp kimi zaman size belinizi kırakacak kadar zor zamanlar yaşatıyor. Başlıyorsunuz sıkı bir terazi kurmaya. Kefeleri en adil şekilde doldurmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. Kimsenin hakkı kimsede kalmadan, kim ne veriyorsa ne alıyorsa olduğu gibi değerlendirmeye özen gösteriyorsunuz. Bu çok kısa bir sürede bitebilecek bir muhasebe olmuyor elbette. Aylarınızı hatta benim gibi duygusal fedakar ve detaycı insanlar için kimi zaman yıllarınızı alıp götürüyor. Hepsi hem kendinize hem de bir o kadar karşınızdaki insana haksızlık yapmamak uğruna. Biraz da kendi kişisel yorumlamanızın sağlamasını yapıyorsunuz bir yandan, bir diğer taraftan da varsa yeni keşifleriniz, yorumlamanızın çapını her yeni keşifle biraz daha genişletiyorsunuz. Tüm bunlar yaşanırken her normal evlilkte olduğu gibi arada sorunlarla da karşılaşıyorsunuz, zor zamanlar atlatıyorsunuz, hep kötü tarafı yok elbette bu sürecin, bazen de çok ama çok güzel gelişmelerle de karşılaşıyorsunuz. Siz bu kefeyi kurarken ve adil bir tartı için çırpınırken karşı taraf hayatına en normal şekilde devam etmiyor elbette. O da sizinle ilgili değişimler yaşıyor, her ne kadar ne istediğini sizden biraz daha ayakları yere basar sağlamlıkta keşfederek sizinle bir adım atmış olsa da, sizin değişiminiz de onu etkiliyor. Sizin değişiminiz ona olan yaklaşımınızı yeniden yorumladığından o da sizinle ilgili şaşkınlıklar yaşıyor. Önceleri şaşkınlık olarak tabir edilebilecek bu hal yavaş yavaş onda da soru işaretlerine sebep olmaya başlıyor. Size farklı yaklaşımlarla geliyor her seferinde, deniyor, o da çabalıyor, sizi seviyor, kendinden ve kararından emin, hayatından mutlu ve bunu kaybetmekten korkmaya başlıyor. Bu korku onu da biraz olsun hırçınlaştırıyor. Savunma mekanizmasını güçlendiriyor. Tüm bunlardan sonra bir bakalım tabloya, ilk günlerdeki evlilik haliyle son hal arasında ne farklar var? Aslında artık ne yazık ki bir benzerlik yok. Bambaşka bir şey olmuş. Evrimini geçirmiş ama tamamlama adına atılması gereken o sağlam adımı bekliyor adeta. İşte zurnanın zırt dediği yer de tam olarak orası oluyor. O son adım ya evrim geçiren evlilikle birlikte yeniden yorumlanan kişisel ihtiyaçlara göre evlilği baştan rayına oturmaya çabalamak, ya da en kolay yol olan karşılıklı boşanma kararını alabilme gücünü bulmak. Bu son adım için ben sayfalarca daha yazabilirim aslında. Birebir yaşadıklarımı, deneyimlediklerimi olduğu gibi doğal bir şekilde paylaşmak aslında kendi adıma attığım bir başka güzel adım diye düşünüyorum. Böylece okuduğumda bile kendimi ekrandan seyrediyor gibi oluyorum. Ben son adımım için büyük bir çaba sarfederken, henüz bunların hiç bir adımını atmamış olan sevgili dostlar size nacizane tavsiyem kendinizi çok sıkı analiz edip tanımaya çalışmanız olur. Bir insan önce kendini tanımalı ki, ne istediğini hayattan ne beklediğini de en iyi şekilde anlasın. Bunun için bazen bedeller ödememiz gerekir, bunun için bir diyeceğim yok, bu herkesin kendi bileceği şey elbette, ne kadar tanımak istiyorsanız kendinizi bir o kadar bedel gerekiyor bunun karşılığında. Kimse hayatın kolay olduğunu söylemedi…
Yazımın sonunda aklıma çok hoş bir şarkı geliyor….
Semiramis Pekkan / Bana Yalan Söylediler
http://www.dailymotion.com/video/x7jtie_bana-yalan-soylediler-semiramis-pek_music
Sihem Tachouli Usta
2010/Ocak

İçindeki cam kırıkları kalbine batanlara…
Melek…
İki kanadına da kar yağdı minik meleğin, bir de baktı alçalıyor çaresiz… Ağırlaşan kanatlarının acısı değil onu yoran, uçması gereken diyarlara gecikmesi… Yapacak ne var diye düşünürken, başının üzerindeki ışık çemberi geliverdi birden aklına… Yaktı son haddinde sıcacık… Eridi kanatlarının üzerindeki karlar, yeniden yükseldi melek… Biraz önceki kaygılar yorgunluklar yerini gitmesi gereken diyarlara gidebiliyor olmanın heyecanına bıraktı…
Bizler de böyle değil miyiz sanki ? Gitmek istediğimiz diyarlara belki kanatlarımızın değil ama omuzlarımızın üzerindeki yükler engel olmuyor mu şu hayatta ? Bekleyene mi yanarız, kendimize mi onu bile şaşırtmaz mı yüklerimiz? Boynumuzu bükmez mi her biri birbirinden farklı ama bir o kadar ağır sorumluluklarımız ? Meleğin ışık çemberi gibi bizim de bir çıkış yolumuz olmaz mı hiç? Ya omuzlardaki yüklerden kaçarak kurtulmaya çabalarız, ya da yükümüze aldırmadan o yola devam edebileceğimizi ve sonunda o uzak diyara varabileceğimizi düşleyerek daha da ağırlaşırız… Halbuki ne kaçmakla kurtuluruz sorumluluklardan ne de yükümüzle bitirebiliriz yolları… Sadece kandırırız kendimizi… Kimizi zaman gerçekle yüzleşip bir de yükümüzü gözyaşımızla daha da ağır hale getiririz… İyice bükülür belimiz… Gitgide uzaklaşır ulaşmak istediklerimiz… Uzaklaşan daha da özlenir… Hasretinden alevler sarar etrafımızı… Yanarız yeri geldiğinde cayır cayır… Yeri gelir kendi fırtınalarımızla körükleriz alevleri yeri gelir kimsesizliğimizde söner hepsi yavaşça… Yana söne kaybolup gider o çocuksu umudumuz… Yerine her geçen sene biraz daha taşlaşan bir kalp gelir… Öyle bir otururki sol üst köşeye balansımız şaşar… Yalpalana yalpalana yürürüz, yorgun ama hala derinlerde inatçı bir özlemle… Sanki hala bekliyormuşçasına sevgili, acınası bir hayalgücüyle düşleriz kavuşma anlarını… Çorak çöller gibi sert ve kimsesiz yanaklara dudaklara tuzlu gözyaşları kor gibi düşer yine… İşte böyle gider ta ki son nefese kadar…
Melek varması gereken diyara varır… Açar tertemiz avuçlarını döker nurlarını… Bembeyaz olur ondan önce gece gibi kararmış topraklar denizler… Melek mutluluktan kanat çırpar çocuklar gibi…
Umarım herkes elbet zamanı gelince melek gibi çırpar mutlulukla ellerini kollarını sevdiğine kavuşunca…
Sihem Tachouli Usta
Aralık / 2009

Bendesin…
Sarıldığım yastıkta yorgandasın, dokunduğum tüm çiçeklerde…
Her gün her defa baktığım aynada karşımdasın, çektiğim her nefeste…
Hayalimde, gerçeğimde, günümde gecemdesin…
Aklımda, kalbimde, ruhumda bedenimdesin…
Sen bendesin sevgili, sen bendesin…
Ben yok olana dek her yeni günle doğan güneşimsin, her gece ay ışığım, yıldızımsın…
Kendimi vurduğum kilometrelerde, dağlarda denizlerde, fırtınalarda meltemlerde…
Duyduğum melodilerde, okuduğum şiirlerde, elimi buladığım unda, şekerde…
Sen bendesin sevgili, delice bende…
Ben göçüp gidene dek başka diyarlara bu diyarsın benim için, hayatsın…
Sihem Tachouli Usta
Ekim / 2009

Sözün Bittiği, Gücün Tükendiği An…
Hayatı öylesine hızlı yaşıyoruz ki, başımızdan geçenleri bile doğru dürüst analiz etmeden bir sonraki güne merhaba demenin getirdiği yükle giderek bükülen bir boyun ve yorulan bir beyin ile ömrümüz tükeniyor… Herkes aslında bir ucundan tutunurken yaşama, kendilerinden bir kaç parça ararken orada burada bazı mesajlar yanlış ulaşıyor yüreklere… Herkes kendi dünyasında bir şeylerin peşindeyken hep bir anlam ararken atılan her adımda, aslında yanlış yollara sapılıyor hiç farkedilmeden… Bir daha asla böyle bir şey yapmam derken ateşle beyne ulaşan duygular kısacık bir süre sonra sis bulutları gibi dağılıveriyor, kayboluyor… Yüreğimin anlatmak istediklerini kimi zaman dökemiyorken satırlara aslında küçücük te olsa umut damlacıkları ferahlatıyor ruhumu ve her seferinde kendime verdiğim sözler bir sonrakilerin gerisinde kalırken gülümsüyorum aynada gördüğüm gözlerin içine… Beni pek çok insanı üzen pek çok şey üzmezken kimsenin göremediği ayrıntı dediği belki de hayatın ta kendisinin içinde gizli olduğu o anlar üzüyor… Ben çok başka alemlerde gezinirken altımda çiçeklerden bir kayıkla, aniden güneşimi batırıyor bir anlık öfkeler, havamı kirletiyor düşünülmeden söylenen cümleler… Ben aslında çok başka rüyalarda hayat ararken, uykumu bölüyor kabus gibi yalanlar ve o anlarda söz de bitiyor aniden, gücü de tükeniyor bedenin birden ve o anlarda sözün de gücün de bittiği o an geliyor sessiz ama keskince ve o an, işte o an duruyor dünya adeta, bitiyor umutlar, duruyor yaşam birden… İşte o an aslında ölüyor yürek, ölüyor ruh kimse elini tutmadan… Kim bilir böyle kaç defa ölüp tekrar doğarken biz, işte o an ve anların yükü biniyor omuzlarımıza, her yeni günle doğan güneşin kuruttuğu bir toprak yığınıyken, yağan yağmurla akıp gidiyor adeta… Yüreğimin anlatmak istediklerini kimi zaman dökemiyorken satırlara aslında küçücük te olsa umut damlacıklarının ruhumu ferahlattığını sandığım bir önceki an geliyor aklıma ve baktığımda derimin üzerinde kupkuru terk edilmişçesine yoğunlaşmış bir toz tabakası duruyor… Her seferinde kendime verdiğim sözler bir sonrakilerin altında ezilip gitmiş meğer, meğer yitip gitmiş yaşadığım onca gün onca yıl ve onca hayat… Neden varım öyleyse? Yeniden doğuşlarla tükenişlerin arasında sonsuza kadar giden bir yolculuğa mı mahkum edildim yoksa? Yoksa ödediğim bedelin biteceği yerde cennetin kapılarımı açık bekliyor beni? Yoksa her birimiz bir silah alıp elimize zamanın peşine mi düşüyoruz sanki bir gün ucu bucağı sonu başı belli olacak ta vurabilecekmişiz gibi? Her seferinde kendime verdiğim sözler bir sonrakilerin varoluş sebebi mi? Yoksa katili mi bir sonraki sözler bir öncekilerin? Tamam yaşam, artık tamam… Çözerken seni sonu gelmeyecek bir bulmaca gibi, her birimiz bir bedel öderken bir gün aidiyetin temeline varacakmış gibi, her birimiz sanki bir tencerede pişmesi beklenen birer yemek gibi, elbet gelecek bu bulmacanın da sonu, elbet varılacak bu aidiyetin temeline ve elbet pişecek her yemek kaynadığı tencerenin içinde… Tamam yaşam, artık tamam… Bu el de bitti, düştü kartlar masaya, blöflerse her seferinde ayrı bir muamma… Yüreğimin anlatmak istediklerini kimi zaman dökemiyorken satırlara demiştim ya, işte yine geldi o an, söz bitti, güç tükendi… Yine geldi çattı o an, kilitlendi yüreğim, oysa ne şarkılar var söylenecek, ne diyarlar var görecek, ne sevgililer var sevecek, ne nefesler var çekilecek, yine geldi çattı o an, kilitlendi yüreğim… Bir dahaki doğuşa ertelendi baharlar… Bir dahaki sefere kaldı aşklar… Söz bitti , güç tükendi…
Sihem Tachouli Usta
Yaz / 2009

Aşkla ilgili Yazdığım Yazı Ve Slide Show - My Slide Show About Love
Aşkla ilgili sevgililer gününden önce bir yazı yazdım ve yine kendi resimlerimle slide show haline getirdim, beni takip eden site sevenlerine ve üye olduğum bazı gruplara gönderdim. Çok olumlu geri dönüşler aldığım için sitemde de paylaşmak istedim… Aşağıdaki linkten slide showu indirebilirsiniz dostlar, düşüncelerinizi sabırsızlıkla bekliyorum…
http://www.2shared.com/file/4905965/e697d248/ak_online.html
Aşk dosya linkine tıkladığnızda açılan sayfada aşağıda gördüğünüz yere tıklayarak indirebilirsiniz…
Save file to your PC: click here
Bu yazım Türkçe olduğu için ingilizce çevirisini yapmıyorum….
Benim Penceremden Dekorasyonun Estetik Kaygılı, Şizofren Ama Bir O Kadar Şık Ayrıntıları
Geçen Yıl “I - Deco” Dekorasyon ve Tasarım Fuarı (06 - 09 Mart) ‘na katıldığım zaman yakaladığım bazı karelerin de içinden ayıkladıklarımı paylaşmak istiyorum. Hepimizin dekorasyon dünyasına farklı bir bakış açımız mevcut. Kimimiz sadeliği kimimiz şatafatı sevebiliriz ama konu bir noktada bu olmaktan çıkıyor. Asıl önemli olan o dönemin rengini şeklini stilini taşımak değil kendi renklerimizi şekillerimizi stillerimizi oluşturup kendimize has bir dünya yaratmak haline geldi. Bu da bir takım net seçimlerle şekilleniyor. Bugün baktığımızda dekorasyon dünyası bu konuda çok büyük bir alana yayıldı ve pek çok firma aynı yarışta ipi göğüslemek için adeta güçlerini son damlasına kadar tüketiyorlar.
Dekorasyon dergilerine baktığımda en çok ilgimi çeken kısımlardan biri insanların evlerini mimarlar yardımıyla yeniden dekore edip dergiyle paylaştıkları bölümler. Ama pek çoğunu soluk ve ruhsuz buluyorum. Nacizane kendi bakış açıma göre o evlerin büyük bir kısmı sadece mimarın kimliğine rengine göre giyiniyor. Ev sahipleri kendi fikirlerini yansıttıklarını sanmalarına rağmen bunu gerçek anlamda başarabilen çok az insan var. Mimarların profesyonelliğinden tutun da ev sahiplerinin kendilerini ifade kabiliyetine, ev dekorasyonu sırasında tercih edilen firmalara kadar pek çok şey bu konuyu etkilemekte. Belli kalıplara sıkıştırılan tarzlar, bir evin ruhunu adeta katleden seçimler hiç bana göre değil. Aslında burada eleştirdiğim şey çok yönlü bir paradigma (Paradigma - Vikipedi) . Bugün kendi tercihlerimi yansıtan kareleri paylaşıma açtığımda kimine göre kendi söylediklerimle çelişecek kadar yanlış seçimler yaptığım kimine göre ise kendi söylediklerime bağlı hareket kabiliyetimin çok yüksek olduğu fikri gelişebilecektir. İşte tam da burada bu yazımı daha fazla uzatıp sizi iyice sıkkın bir hale sokmamak için son olarak şunu eklemek istiyorum; dekorasyon olgusu kendine göre çok kimlikli çok kişilikli şizofren bir olgudur. O yüzden herkes kendi kimliğini seçmelidir ki, bu ona ait bir ortam yaratılmasında bana göre tek yoldur. Benim kendi yolumdan geçen bazı ayrıntıları paylaşmak istedim. Estetik kaygısıyla tasarımı yapılmış ama bana göre bir o kadar iddalı ve şık. Yorum size kalmış dostlar.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
fotoğraflar: sihemtachouliusta tarafından fuar alanında çekilmiştir.
Öyle bir ben var ki içimde …
Öyle bir ben var ki içimde, ne içime sorun hesabını ne gençliğime… Fırtınalar estirecekmişim gibi yüklü yüreğim hayalini kurduğum tüm güzel karelerle… Önüme kim çıksa ne durur ne dinler ruhum, artık bir zinciri yok bu umudun…
-
-
-
-
-
-
Özgürlüğüme el sürdürmem nefesim tükenene dek, benliğime laf söylettirmem söyleyen söyleyecek her kim varsa ezip geçerek… Açsın kollarını yerler gökler, kabullensin bu deli kızı tüm maviler, öyle sığamıyorum ki yerime ancak onlar beni zapt edebilirler…
-
-
-
-
-
-
Her yeni doğan gün gibi ışıldamaya yeminliyim ben, her batan gün gibi esrarengiz bir zafere ant içtim…Gözler önüne serdim cesaretimi, atıyorum bir bir adımlarımı, ne içime sorun hesabını ne gençliğime oldu artık dönüş yok geriye…
-
-
-

-
Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA
Ya KENDİMİZ ?
Sevgi… Büyülü, ihtişamlı, gayretli, peşinden koşulan, kaçış noktası, hayal gücü, acı, gözyaşı, umut, beklenti… Daha ne çok içeriği içinde taşıyan dışarıdan dolu içeriden tıngırdayan bir sözcük… Bakmayın öyle biraz alaylı biraz kırgın yorumuma… Önemli olan sizin sevgiyi nasıl yaşadığınız değil mi? Herkes kendi sevgisini yaşarken, acaba siz kendi sevgilerinizi nasıl yaşıyorsunuz? Anne babanızı severken, sevgilinizi, eşinizi severken, çocuğunuzu, kardeşinizi severken, kedinizi, köpeğinizi, balığınızı, kuşunuzu severken, patronunuzu, iş arkadaşlarınızı, çalışanlarınızı severken, teyzeleri amcaları, halaları dayılarınızı severken, kuzenlerinizi, en yakın arkadaşlarınızı severken… Anneanneler babaanneler, dedeler… Öğretmeniniz, doktorunuz, güvenlik görevliniz, şoförünüz… Yardım ettiğiniz kimsesiz çocuklar, barınaksız hayvanlar… Ülkeniz, askeriniz, oyunuzu verdiğiniz siyasi parti, mensubu olduğunuz sosyal kulüpler… Çiçekleriniz… Oturduğunuz ev, semt, şehir, bölgenizi… Pencerenizden size kucak açan manzaranızı… Arabanızı, bisikletinizi, motosikletinizi… Kitaplarınızı, oyuncaklarınızı ve hatta giymekten tat aldığınız giysilerinizi… Daha saymak istersek neler neler eklenir bu listeye değil mi? Demek ki bu sevgi denen şey aslında pek içeriden tıngırdayan bir şey değilmiş öyle değil mi? Ama bu bütün saydıklarım arasında nasıl bir dünya kurduğunuza bağlı ve hatta sayamadıklarımla… Kendimize dönmez miyiz eninde sonunda bütün sevgiler bir kenara çekildiğinde, o halde aslında sormamız gereken soru bu noktada yön değiştirmiş olmaz mı, o soru; “Peki ya ben kendimi ne kadar seviyorum?” sorusu haline gelmez mi?
Kendimizi ne kadar seviyoruz, ya da seviyor muyuz, kendimiz için ne yapıyoruz, neler yapmak istiyoruz? İnsan hayatı boyunca en büyük haksızlıkları kendine mi yapıyor? En son şansı hep kendine mi veriyor? Hep kendimizi mi erteliyoruz, öncelik sıramızda hep sonlara mı kaydırıyoruz? Başkalarını düşünmekten, hep başkaları için bir şeyler yapmaktan dolayı yoksa kendimizi artık yavaş yavaş unutuyor muyuz?
Yine bir sevgililer günü gelirken, aklımıza ilk gelen sevdiğimiz o “ x” kişi için bir şeyler yapmak mı oluyor? Ya kendimiz? O kadar mı gerilerde bırakmışız özlemlerimizi… Biliyorum dostlar, biliyorum, okusanız da belki saçma gözüyle bakacağınız şu satırlar aslında bir denizde kum tanesi kadar bile ağırlıklı olmayacak hiçbir zaman zihninizde… Yine hep beraber, ben de dahil olmak üzere, başkalarına deli gibi sevgiler adayacağız, yine başkalarını düşündüğümüz kadar düşünmediğimiz bu ruhlarımızı hep bir şeyler vermekle yoracağız… Bunun adını sevgi koyan koymuş zaten, biz de adını sevgi koydukları bu içi tıngırdayan kutuya bağımlı bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz, tıpkı bir türlü bırakamadığınız sigaranız, vazgeçemediğiniz kolanız gibi, bizi ele geçiren her ne varsa onlar gibi… Yine aslında bir türlü göremediğimiz korkunç bir sevgisizlik girdabında kendimizi sevgi dolu sanacağız, halbuki sorguladığınız olsaydı kendinizi, o zaman gerçek sevgiyle başlardınız yola, önce kendinizi severdiniz, bu muhteşem güç ile başkalarını da yorulmadan, tükenmeden doyasıya severdiniz…

Saygılarımla
Sihem TACHOULİ USTA
Şubat/2008


























