Hesaplaşmalar…

Hava puslu ve öylesine sinsi bir soğukluk varki ben bile üşümekle üşümemek arasında kaldım, kalbimin içi titrerken bir yandan ellerim buz kesti sanki ve ben orada öylece duruverdim, hiç kıpırdayamadan sanki hayat durmuş, dünya durmuş, her şey durmuş… Karşımda dururken o öylece, ben sadece ayaklarına çevirebildim gözlerimi, kaldıramadım kafamı, dalamadım gözlerinin içine gözlerimle… Birisi tasmamı çekti aniden arkamdan ve ben sanki nefessiz kaldım günlerce ve ben sanki kendi tercihlerimde boğuldum gecelerce…

hesaplaşmalar

Hep hesaplaşmalarla geçiyor ömrüm, hep sorgulardayım hücrelerde, öylesine işkence çekiyor ki ruhum, öyle zamanlar geliyor ki kendimi unutuyorum… Kimim ben, nerdeyim, günlerden ne, hangi mevsim, kim bu etrafımdakiler…

urban_jail_by_goranda

Karşımda dururken o öylece, ben sadece ardımda kalan gençliğime çevirebildim gözlerimi, kaldırıp bakamadım bile korkumdan geleceğime, dalamadım gözlerinin içine gözlerimle… Oysa o buz gibi gözleriyle tekrar çizerken resmimi, öylesine soğuk, öylesine acımasız, sanki tarihin bütün kara yazılarının yazanı benmişim gibi bana karşı dolu ve her ne olursa olsun hep aynı o… Karşımda dururken o öylece, ben sadece ufukta kaybolan güneşe çevirebildim gözlerimi, kaldırıp bakışlarımı bitiremedim son ışıkları gözlerinin içindeki akislerde… Oysa o öylesine sert bir kaş çatışıyla delip geçerken yüreğimi, bir o kadar acımasız ifadesiyle adeta tekrar tekrar bıçaklarken ruhumu her ne olursa olsun hep aynı o…

hesaplaşmalar

Suskunluklarımın tam ortasına hançer gibi dalan bir kelime duydum sadece; “Neden?” … İşte o anda nefes nefese uyandığım an yatağımda gözyaşlarımla, tek hatırladığım yine onun gözleriydi, her şeyden parlak, her şeyden derin, her şeyden anlamlı gözleri…

Sihem Tachouli

Mart / 2010

hesaplaşmalar

Gittim ve sen sessizce bittin…

Bugün kalbime acımayı öğrendim ben, kendime merhamet etmeyi… Öyle yorulmuştum ki dün, bugün ben dinlenmem gerektiğini hissettim… İnsan en çok kendine acımasız davranıyor şu kısacık hayatta… Sanıyor ki en azılı düşmanına duyuyor nefretlerin en büyüğünü, halbuki yanılıyor, insan kendinden nefret ediyor en çok kısacık yaşamında. En büyük haksızlığı kendine yapıyor insan, hiç düşünmeden, hiç hesaplamadan incitiyor kendini. Öyle fırtınalardan geçiyor ki, çıktığında kırılanın kendi kanadı olduğunu göremiyor bile. Öylesine hoyrat ki kendine insan, hayalleriyle gerçeklerini birbirine karıştırdığında ruhunun bedenine ihanetini, yavaş yavaş belinin bükülüp boynunun eğildiğini anlamıyor.

Bugün kendimi azad etmeyi öğrendim ben, kendimi pırangalardan kurtarmayı. Öylesine hapsolmuşum ki karşılığı olmayan yalan sevdalara, bugün özgürlüğümü geri almam gerektiğini hissettim… İnsan en çok kendine acımasız davranıyor şu kısacık hayatta… Sanıyor ki en azılı düşmanına ediyor eziyetlerin en büyüğünü, halbuki yanılıyor, insan en çok kendi canını acıtıyor şu kısacık yaşamında. En büyük haksızlığı kendine yapıyor insan, hiç düşünmeden, hiç hesaplamadan yitip gidiyor. Öyle karanlıklara mahkum ediyor ki gözlerini, en güzel güneşlerden de bi haber, en parlak yakamozlardan da. Hayatı ıskalıyor insan ve bunu anlamadan gençlik uçup gidiyor. Ardında sadece kuru ve ona hiç bir şey vermemiş anlamsız bir hayalet sevgili kalıyor elleri boş.

Bugün yeniden başlamayı öğrendim ben, yeniden çocuklar gibi gülümsemeyi… Öyle çok ağlamışım ki dün, bugün hepsini geride bırakıp önüme sevgiyle bakmam gerektiğini hissettim ben…

Gittim ben artık, gerçek bir veda bu ve sessizce bittin sen, gerçek bir son bu…

Sihem Tachouli

Mart / 2010

veda

Şikayetçiyim…

Hava kapalı… Haftasonu geldi yine usul usul… Bugünlerde öylesine yorgunum ki, başımda bin tane iş aklımın içinde bir sürü konu… Hani olur ya bazen, nereye kaçıcanızı şaşırırsınız, çünkü gideceğiniz her yere de gelecek konularınız vardır, kaçmak nafile, kurtulmak imkansızdır ya, işte aynen öyle… Evde yanlızken gündüzleri öyle komik bir halim oluyor ki, kendi kendime gülüyorum… Bugün de hava kapalı, elimde bir fincan kahve, kaçırdığım dizilerin bölümlerini izledim internetten, bir zamanlar birilerine çok acımasız davranmışım hakkını veriyorum, şimdi aynı şeyleri ben yapıyorum… Sonra yine artık bir organım haline gelen bilgisayarımı aldım kucağıma geçtim pencerenin yanındaki koltuğuma, bakınıyorum o sayfa bu sayfa, bir yandan kös kös olmasın müzik çalsın arkadan sessiz sessiz derken, “Yonca Lodi / Büklüm Büklüm” tıklayıvermiş bulundum, belki rahat 1 yılı vardır dinlemediğim, öyle güzel geldi ki, kendimi yine yazarken buldum…

Ne söylesen ne beklesen

Yaradan’dan ya da kaderinden

Ele geçmez istediğin

Uğruna savaş vermediysen

Diyerek başladı güzel sesiyle söylemeye… Hep söylerim, müziğin tınısı önemlidir ama bana göre sözleriyle nerelere ulaşabildiği daha da önemlidir şarkıların… İşte ilk dörtlükte beni ele geçiren güzel bir şarkı… Haksız mı? İstediğimiz ne zaman tıpış tıpış gelmiş ayağımıza, hangi düşümüz hiç uğraş vermeden hiç emek sarfetmeden gerçekleşmiş ki? Sadece Allah’a dua etmekle, sadece kaderimize boyun eğmekle, günleri geceleri bir ömrü böyle tüketmekle ne bizim istediğimiz gibi olur ki? İnsan kendisiyle hesaplaşırken böyle, öyle acı geliyor ki bazı şeyler, öyle çok acıtıyor ki içini… Öyle günler olmuş ki, istediğim şey için bir ölmediğim kalmış, herşeyi yapmışım, ama nafile yine olmamış yine olmamış, bazen de gerçekten bırakmışım kendimi kadere, boşluğa, haliyle yine olmamış… Güldünüz değil mi? Ben de yazdığım an güldüm, çünkü ortada acı bir çelişki var… Hani uğraşırsak hani elimizden geleni yaparsak olurdu istediklerimiz… İşte böyle tarifle reçeteyle, kendimizi avutmak için oluşturduğumuz kalıplarla bitmiyor işler… Bazen tek başına savaş vermek yetmiyor… İstediğiniz her neryse, eğer içinde bir başkasının da payı olucaksa, işte o kişinin de yapması gerekenler var ve o kişi kılını bile kıpırdatmıyorsa, yaz günü kar yağdırmak bile daha çok mümkün görünüyor insanın gözüne… Bu acı ama hayattan bir parça olan çelişki bugün güldürdü beni, yazdırdı bunları.

Ardından;

Sanki seni boğar gibi
Sanki yeniden doğar gibi
Sanki zaman zaman ölür gibi
Acısını, çilesini çekmediysen

Bir diğer güzel dörtlük gelince, iş biraz daha derinleşti. Verdiğim savaşlar geldi aklıma, aldığım yaralar, edindiğim acı tatlı tecrübeler, elimde kalanlar, elimden gidenler… O kadar çok hesap varmış ki meğer yaşamda. Hakikaten ne günlerim olmuş, ne gecelerim. Bir ölmüşüm, bir doğmuşum, bir nefesim kesilmiş, bir can gelmiş ruhuma… Acı ve çile, mutluluk ve umut hep birbirlerini takip etmiş. Tüm bunlar olurken bir de bakmışım gençliğim geçivermiş hızla, seneler adeta uçup gitmiş… Bir zamanlar gelmemin imkansız olduğu yaşlara gelmişim. Hep merakını duyduğum günleri yaşayıp bitirmişim, okulum bitmiş, geride 4 yıl bıraktığım bir evliliğim olmuş, ailemde pek çok şey değişmiş, imkanlar gelmiş gitmiş, hastalıklar geçirmişim, ölümlerden dönmüşüm, azraille bile tokalaşmışım… Çok gülmüşüm, çok ağlamışım, çok sevinmişim, çok üzülmüşüm… Kendimi sorguladığım da olmuş, kendimle gurur duyduğum da… Başarılarım da olmuş, kanadı kırık girişimlerim de… Pek çok insan tanımışım, adeta yüzlük sıralar dizilmiş ardı ardına, bölükler ordular kadar insanlar gelip geçmiş hayatımdan… Dost eli uzatan da olmuş, sinsice kanıma girip kazık atan da… Sevmişim de ben, hem de kimsenin sevmediği kadar çok, ama bir o kadar kırılmışım da, nefreti de öğretmişler bana. Uykularımın kaçtığı geceler de olmuş, mışıl mışıl uyuduğum gecelerim de… Genç bir kızken neyi merak ettiysem, yarısından çoğunu yaşamışım bitirmişim… Kimine göre belki yaşım daha çok genç bunları söylemek için, biliyorum kimileri henüz okulllarını bile yeni bitirip hayata yeni kucak açarken, belki benim için hala çok erken… Ama bir de içime baksalar, içimde kopan fırtınalar, yorgunluklar, arayışlar, sorular ve cevaplar… Öyle çok yüklenmişim ki kendime, öyle çok şey yaşamışım ki aslında, dışarıdan kanım canım olsa anlayamaz…

Hani büklüm büklüm boynunda
Hani paramparça ruhunda
Hani soran gözlerle kapında
Bekleyen dargın anıların gibi

İşte tam da burada yetişiyor bir diğer dörtlük imdadıma, sanki benim imdadımı haykırır gibi… Büklüm büklüm olmuş bir boynun taşıdığı o kafada kopan fırtınalar, herşeyi yerli yerine koyup hem kendini hem de sevdiklerini mutlu etmek için çırpınmaktan parçalanmaya başlayan o ruhun içindeki okyanuslar, günleri gece geceleri gün eden hep bekleyen ama aynı zamanda gerçekleşenleri de izleyen o yorgun gözler ve herşeyden çok ta geride kalanlar ve onların bıraktıkları dargın anılar… Böylesine anlatamazdı hiç bir şey belki de beni bu içinde olduğum anda…

Sevilmeden de sevmeyi
Neyi özlediğini bilmeyi
Acı da olsa yine gerçeği
Görüp de söylemeyi bilmediysen…

Taaa tammm… Finali de aynı bütününde olduğu gibi güzel ve tok bir şekilde tamamlayan şarkının bu son dörtlüğü de içimi gerçekten acıttı doğrusu… Sevilmeden de sevmek dediği anda tüyleri diken diken oldu bedenimin, nasıl çarpıcanı şaşırdı garip kalbim… Bu mudur yani? Bu mudur? Hep böyle finaller mi anlatır insana gerçeği… Her ne olursa olsun gerçek sevgi bu mudur? Karşıdaki insan olmasa da olması gerektiği yerde, insan yine de ölürcesine sever mi gerçekten? Hayat akıp giderken bir başka senaryoyla, yine de neyi özlediğini bile bile gülümser mi insan? Gerçek ne kadar acı olursa olsun, insan yine de kabullenir mi? Kabullenip içinde bir yerlere atıp yine de devam eder mi kendi yoluna? Hayat bu mudur? Bir çeşit tiyatro… Baş rol de sizindir, yardımcı roller de… Her parçayı siz bütünlersiniz… Yeri gelir, öyle şeyleri geride bırakırsınız ki, siz bile sonradan dönüp baktığınızda kendinize inanamazsınız… Ben mi yaptım, ben mi böylesine güçlü olabildim diye şaşırıp kalırsınız… Ama aslında yine sadece siz bilirsiniz nasıl bir bedel ödediğinizi… O gücün hangi güçsüz hangi zayıf anların toplamı olduğunu… Yani inadına sürüp giden o acı çelişkiyi yine sadece siz bilirsiniz…

İşte yine döküldü satırlar, yine boş bir anımda yakaladı beni anılar… Ben şikayetçiyim bu şarkılardan, ben şikayetçiyim bu deli ruhumdan, ben çok ama çok şikayetçiyim aşkların en güzellerini yaşayan bu deli kalbimden, ben sonuna kadar şikayetçiyim ne yaparsak yapalım bazen gerçekleşmeyen rüyalardan…

Sihem Tachouli

Mart/2010

sihem

Yoksun…

Yoksun…

Yokluğunla yoksulluğun en acılı halleri durur karşımda… Alay edercesine geçip birer birer sorar her bir anı; “Ne zaman oldu ki zaten “GERÇEKTEN” yanında?” …

Yoksun…

Sensiz hangi başlangıcın tadı tuzu var ki, benim başlangıcım olan gün bir halta benzesin… Gülüyorum bak yine aslında acıyı gizlercesine sahte, elimde bir kadeh kırmızı ve sana kaldırıyorum kadehimi, hiç bir zaman gözlerinin içine bakıp kaldıramamanın kahrıyla biraz daha yukarı…

Yoksun…

Varlığını bile zar zor anımsadığım günler, saatler sanki elele vermiş sıkıyor boğazımı kalleşçe. Kan sıçrıyor beynime her gülüşünü hatırladığım an ve ben yavaş yavaş ama bir o kadar ağır bir karanlığa gömülürken gecenin bu vakitlerinde, kim bilir sen nerdesin, ve kim bilir kiminle?

Yoksun…

Issız, sessiz, renksiz bir kaç terkedilmiş kerpiç ev kıvamındayım şimdi, ta ki yarattığın o fırtınalı, o yerin göğün bir olduğu bahardan beri… Varlığınla aydınlanan o zar zor anımsadığım, adının mutluluk olduğu duyguyu gömeli öyle çok zaman geçmiş ki, bak yine kırık dökük bir başlangıç günü belki benim için ama inan bana öyle bir sondu ki sebeb olduğun, artık her başlangıç öylesine, her biri ritüel kıvamında, her sabah yollara dökülen İstanbul kadar monoton ve yorgun…

Yoksun…

O kadar alıştım ki bu yokluğa, cesaret edemiyorum artık, eğer varolsaydın her şeyin nasıl olabileceğini hayal bile etmeye… Çok fazla geliyor aklımdan bile geçirmesi, çok uzak, çok yabancı, çok ama herşeyden çok daha ağır, o kadar ki cesaret bile edemiyorum hayal bile etmeye…

Yoksun…

Yokluğunla yoksulluğun en yalnız hallerini yaşıyorum… Etrafımdaki nefes verip alanların sayısı yetmiyor bu yalnızlığı yok etmeye… Yetemiyor etrafımda atan kalp sayısı beni biraz daha az yalnız hissettirmeye… Öyle derindeyim ki artık ben, öylesine zifiri bir siyahın içindeyim ki, ne etrafımda beni sevenlerin ışığı yetiyor içimi aydınlatmaya ne de pastadaki mumların dansı önümü görmeye…

Yoksun…

Ve ben bu yoksullukla bir yeni yaşa daha girerken, dilediğim dileklerin sayısını bile unutmuşken bu sefer aynı dileği geçirmiyorum içimden… Çünkü artık ne dilekler, ne melekler tınlamıyor beni biliyorum…

İyi ki doğmuşum ya etrafımdakilere göre, sen gel bir de bana sor; ne zor bu yoksullukta yaşamak, yaşamaya çabalamak, direnmek bu siyaha…

Yoksun…

Bir yarım artık pes ediyor aynı savaşa girip girip yaralanmaktan… Artık ne yürekte ne bedende derman kalmadı biliyor musun? Biliyor musun artık açmıyor beyaz güller bile küskün baharlara…

Yoksun…

Varsın olsun be yolcu, bir zamanlar geçtiğin han gibi dik olsun hep başın, ardında bıraktığın bu han kadar güçlü olsun hep yüreğin, bonkör olsun bu han kadar herkese ellerin, olsun ki devam etsin hayat… Bu sefer dileğim bu olsun, duyan da sağolsun, duymayan da…

Sihem Tachouli

Mart/ 2010

sihem

Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin