Sessiz Çığlıklar…
Sessiz çığlıkların arasında doğarken ölür umutlar. Bir sabah yazdır belki gönülde bir sabah kış. Saatler bazen dakika gibi hızlıdır bazen yıl gibi ağır. Yollar sapaklara ayrılınca önünde, zorlaşır seçim yapmak. Son haddinde yüklenirken kalple beyne, mutlaka birisi iflas eder derince. Aşmak zor gelir bazen sorunları, elinden tutup dinleyen yoksa bir de, yanlızlık eklenir hepsinin üzerine. Anlatmak istersin, ama kime, kim anlar gerçekten seni, çekip gitmişken bile tüm bunların sebebi olan sevgili, ya da sen terkettiysen bile bile seve seve adeta kendinle çelişircesine… Giden de kalan da çeker acısını ayrılığın, geri dönmek istese de ne çare. Duvarlar yükselmiştir belki de geride bıraktıklarıyla arasında, belki de kendi bambaşka dağlardan tepelerden geçip karışmıştır hayatın farklı farklı sularına. Bazen bir an hatırlarsın kalbinin en derinine sakladığın mücevher misali anları, öylesine canın yanarki söversin bildiğin ne varsa hayata dair. Eline ne geçse, ne duysan, neye baksan kurtulamazsın ağından geçmişin, esir alır her hücreni büyük bir azimle. Savaştıkça kaybeder, çırpındıkça batarsın. Aklın karışır, yolunu şaşırırsın. Hayaller kurarsın, çocukça, aşıkça, delice ama sevda kokan buram buram. Hiç dönmek istemezsin gerçek hayata, sanki hayal ettikçe yaşarsın, hayal ettikçe nefes alırsın yeniden. Sessiz çığlıklar atarsın hayallerin sona ererken. O sessiz çığlıklarla ağlar, o sessiz çığlıklarla yakarırsın Allaha. Ne zamanı geri alabilirsin, ne de kaybettiklerini, elinde ne kalmışsa avunursun kırık dökük. Başka çare yoktur inan, ne yaparsan yap durduğun yere dönersin anlamadan. Sessiz çığlıklar arasında doğarken ölür umutlar. Sen de öğrenirsin zamanla, durursun rüzgarlara fırtınalara karşı kırık kanatlarınla, delik deşik yelkenlerinle. Ne gün doğumları ne gün batımları geçer gider bir ömür hüzünlerle, özlemlerle. Sen de öğrenirsin zamanla, sahte gülümsemelerle susturmayı karşındakileri, samimiyetinin katili bir sahtekarlıkla. Sessiz çığlıklar arasında doğarken ölür umutlar. Sevgilim, istesen de dönemezsin gün gelir, öylesine geç kalırsın ki, bükülür boynun, kırılır dizlerin, sevgilim istesen de dokunamazsın günü gelir, uzanamaz ellerin…
Sihem Tachouli Usta
Ocak 2010

Beyaz Güllerim…
Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde gözyaşlarım. Gidiş gelişlerde bütün masumiyetim, hırpalanıp duruyor yüreğim, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken nefes almaya, ben azalttım sayısını güneşli günlerin. Puslu bir havaya bürünmeyi sever benim beyaz güllerim, çiğ tanelerini, gri ve hafif lacivert bulutları sever. Güneşe yabancı, el değmemiş yaprakları, gökkuşağını bilmez, yağmuru sever, biraz da hüznün mevsimi sonbaharı. Dikenleri kimse dokunmasın diye kocamandır, her okşadığımda yüreğimi kanatan iri kimsesiz dikenleri. Goncadır hep, hiç bir zaman açıp dökülmezler. Aidiyeti sevmez, hasretle boy verirler her geçen gün. Öylesine beyazdır ki goncalarım, hiç bir şeyin gücü yetmez kirletmeye. Zaten gören kıyamaz ellemeye, hayran kalır marur ve bir o kadar asil kafa tutuşlarına. Sanki sonu yokmuşçasına uzarlar uzatırlar kafalarını göklere, yaradanın eteklerine değmek istercesine. Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde dudaklarımda biriktirdiğim haykırışlarım. Gidiş gelişlerde bütün sadakatim, hırpalanıp duruyor samimiyetim, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken yaşamaya, ben azalttım sayısını gülümseyişlerin. Dolunaylı geceleri sever benim beyaz güllerim, zaman zaman araya giren incecik sisleri, gecenin kendine has seslerini sever. Yakamozlara yabancı, hiç sevilmemiş yaprakları, dalga seslerini bilmez, fırtınaları sever, biraz daha dik durmak için savaşmayı ve yorulmayı. Gövdeleri koparılmamak için sağlamdır, her suladığımda biraz daha sıkı tutunur goncasına, biraz daha ısrarlıdır yaşamakta. Hep goncadır, hiç bir zaman teslim olmaz zamanın ihanetine. Yalanları sevmez, doğrularla büyütür köklerini her geçen gün. Öylesine beyazdır ki goncalarım, hiç bir gelinin şansı yoktur o parlak beyazla aşık atmaya. Zaten gören cesaret edemez yarışmaya, geri çekilir ve saygı duyar verdiği ölüm kalım savaşına. Sanki sonu yokmuşçasına bağlıdırlar bana, kar kış dinlemeden açarlar yüreğimde, yüreğimdeki aşkı sonsuza dek yaşatmak istercesine. Beyaz güllerle bir sınır çizdim hayatla ölüm arasında, kim bilir belki de o sınırı besliyor şimdilerde tenimdeki yanlızlıklarım. Gidiş gelişlerde bütün güzel anlarım, hırpalanıp duruyor sana olan sonsuz aşkım, sen uzaklarda bir yerlerde devam ederken başka renk gülleri sevmeye, ben azalttım sayısını umutların…
Sihem Tachouli Usta
2010 Ocak

Yokluğunda…
Rıhtımlarım dayanamıyor fırtınalara artık,
Çok zor nefes almak dipsiz kuyularda,
Gözlerim unuttu güneşi artık,
Çok zor kalbi sıcak tutmak bunca soğukta.
Özlemlere dayanamıyor ruhum artık,
Çok zor yürümek yollar sona çıkmadığında,
Ayakta duramıyor bedenim inan artık,
Çok zor yaşamak senin yokluğunda.
Gözyaşları kurudu, akmıyor artık,
Gerçekten zor gülümsemek gerçek olmadığında,
Dayanıcak derman kalmadı artık,
Dayanmaya değer birşeyler kalmadığında…
Sihem Tachouli Usta
2010 Ocak

Kadın / Erkek / Evlilik Üzerine …
Bir kaç sayfa dergi karıştırıp gerçekten başarıyla çekilmiş bazı moda fotoğraflarına bakarken, birden yine duygularım tarafından tahrik edilerek kadın kimliğiyle ilgili düşünmeye başladım… Kadın… Başlı başına öyle derin bir kavram ki. Cinsellik, etkileyicilik, annelik, eve sahip çıkan ve aynı zamanda kendi hayatına sahip çıkan yorgun bir kimlik geldi gözümün önüne. Tüm bunlara bağlı olarak düşüncelerim detaylandığında hem kendi yaşadıklarımdan, hem de etrafımdaki kadınların yaşamlarından sahnelerle birlikte bir anda beynim çatlıcakmış gibi hissettim. Belki de insanlık tarihinin belli bir düzeye geldiği andan itibaren oldukça hararetle süregelen bir tartışma konusudur kadın kimliği. Kültürler, dinler, yaşanan bölgeler ve hatta iklim koşullarına kadar her şey kadın kimliğini etkiler ve sürekli bir değişime tabi tutar. Oysa bugün yoldan 100 erkeği çevirip mini bir anket yapalım ve anketimizin tek sorusuda;
- “Sizce kadın kimliği tarihten bu yana ne kadar fazla değişime uğramıştır?” olsun.
Balyoz gibi vuran cevapların etkisiyle kendimize gelebilirsek eğer cevabın bir kalıp gibi sürekli bir önyargıyla ve şekil değiştirmeden geldiğini görürüz;
- “Kadınlar hep aynıdır, ne değişiyor ki?” …………..
Aslında dikkatle baktığımızda gözümüzün önünde can çekişen iki farklı bakış açısıdır karşılaştığımız. Kadın sürekli bir değişime uğrarken bir diğer yandan da ısrarla değişmeyen artık tabudan da öteye geçen belli başlı konuların ağından da kurtulmayı başaramamaktadır.
Düşüncelerimin orta noktasıyla ilgili yapabileceğim en güzel felsefik girişi yaptıktan sonra şimdi yavaş yavaş ordan burdan biraz veya çok ne gelirse dilimin ucuna içimden geldiğince ve her zaman olduğu gibi Sihem’ce ( BENCE) aktarmaya çalışacağım.
Kadın… Kadın olmak… Kadınlık… Aslında baktığım zaman sanki hepsi aynı şeyi anlatıyormuş gibi ama öyle değil… Hepsinin bana göre kendine has anlamları ve acıları var… Kadın dediğimde aklıma cinsiyet ve toplumdaki yer geliyor. Kadın olmak dediğimde ise kendimin bile toplumsal kalıplarımıza bağlı olarak ancak evlendikten sonra keşfedebildiğim ve o olduğumu anladığım bir insanlık hali geliyor. Kadınlık dediğimde ise bir evrim, aşılması gereken dağlar, gidilmesi gereken yollar gözümün önünde canlanıyor. Açıkçası aslında insanlık açısından belki de en kıymetli yere sahip olan kadını ben sadece acılarıyla görebiliyorum, yarattığı annelik mucizesi, erkeğin onsuz hayatına devam edememe durumu, bir cinsellik sürecinde erkek tarafından mecburi olarak ihtiyaç duyulan ve estetik anlamda dünyanın en güzel tablosu olan kadına dair bunlar değil de sadece acılar geliyor gözümün önüne. Bu kesinlikle benim ruhsal halimle alakalı değil altını çiziyorum. Bu resmen bugünün gerçeği gibi.
Kadın olmak… Öyle farklı, içi öylesine dolu ve yükü ağır bir durum ki, belli bir kültür seviyesinden ve imkanlardan tutun da en garip bölgedeki kadına kadar biz kadınlar sürekli birşeylerin özlemini duyuyoruz. Aslında hakkımızda hep çözülmesi mümkün olmayan ve karmaşa dünyası olarak bahsedilse de istediğimiz şeyler o kadar basit ki. Yazımı okuyan erkeklerin beyninden geçenleri şimdiden duyar gibi oluyorum ve gülümsüyorum;
- “Kadınlar para ister, imkan ister, karşılarında önce paraca güçlü sonra da diğer bütün kadınların kıskanacağı kadar yakışıklı, kültürlü, iyi bir eğitimden geçmiş ve ailece köklü bir masal prensini bekler, ooo bir de o prens ömür boyu onlara kul köle olsun dünyada başka bir kadın yokmuş gibi kilitlenip kalsın isterler…”
Nasıl, tutturabilmiş miyim? Ah sevgili kadınlar ve erkekler… Nedir bu kadar bizi kalıplara sokan diye düşünmeden edemiyorum… Sonuçta herkes için geçerli olmasa da pek çok insan kendi seçimlerini bugün kendisi yapabiliyorken, iletişim olanaklarımız bu kadar gelişmişken bizler hala bu kadar çok hayal kırıklıkları yaşayabiliyorsak, istediğimizin ne olduğunu bile bile aslında istediğimizle yakından uzaktan alakası olmayan seçenekleri tercih ediyorsak, neden bunun bedelini karşımızdaki insanın ödemesini istiyoruz? Ya da yaptığımız hataların bedelini neden azapla kendimize işkence haline getiriyoruz? Biliyorum olay gittikçe derinleşiyor, derinleştikçe zorlaşıyor… Son dönemde çevremdeki kadınlar ve ben kendimle ilgili o kadar çok şey o kadar büyük bir hızla değişiyor ki, belki de o yüzden nehirler gibi akıp gidiyor cümlelerim.
Aklımızdaki soruların içinde boğuluyoruz kimi zaman, kimi zaman karşımızdakinin bunların hiçbirinden haberi bile yokken onu boğuyoruz sorun bataklığımızda. Küçükken çizgi filmlerde kahramanlar suya düştüklerinde yukarı ellerini uzatıp önce 3, sonra 2, sonra 1 diyerek parmak işaretiyle sayarlardı ve en sonunda suya baloncuklar çıkar böylece güya boğulurlardı. İşte o masum ama bir o kadar anlamlı sahne hiç gitmiyor gözümün önünden. Kendi dünyamızda ne çok kez aynı duruma düşüyoruz, imdadımıza yetişen hiç kimse olmadan kaç defa boğulup boğulup ayağa kalkıyoruz kimbilir ? İçimizde ne fırtınalar kopuyor, kimbilir aynı gün içerisinde kaç defa fikir değiştiriyoruz?
Kadın erkek ilişkisi hep böyle karmaşık bir şekilde sürecine devam ederken, neler kaybediyoruz kendimizden? Bazen kendimize olan güvenimizi, bazen saygımızı, bazen çocuksu düşlerimizi, bazen ruhsal sağlığımızı, her zaman ise kesin olarak kaybettiğimiz şey de zamanımız oluyor. Kendi ömrümüzden yerken bunca konu uğruna, bir de bakıyoruz yıllar geçmiş. Aynalarla problemlerimiz oluşmaya başlıyor, hem baktığımızda gördüğümüz yorgun beden yüzünden, hem de baktığımızda gözlerimizin içinden imdatlar savuran yorgun ruhumuzla karşılaştığımızdan.
Kadın olmak… Öylesine başka bir şey ki… Kendi adıma şunu açıkça söyleyebilirim, kadın olmanın ne demek olduğunu ancak evlilik sonrasında öğrenebilmek, cinselliği ancak böylesine ağır bir sorumluluk ve yükümlülük altına girdikten sonra keşfetmek bence dünyanın en saçma şeylerinden birisi… Bir insan ilk defa yediği bir yemeği o an yediği yerde yemeye, başka hiç bir yerde yememeye yemin ettikten sonra, yemeğin tadını öğrenip kendi damak tadını tanıdıktan sonra aynı restorana mahkum kalmakla beraber bir de bunu sadece karşı tarafa olan bir sorumluluk olarak değil aynı zamanda hayatı boyunca kendisine olan saygısının da bir göstergesi olarak ilan edermiş gibi ironik ve dramatik bir şekilde yaşamak zorunda bırakılıyor. Biliyorum böylesine önemli bir duruma verilecek örneklerin hiç biri tam olarak yerini bulmaz, ama malesef bu böyle bir gerçek ve çoğumuzun gerçeği. Anlatmaya çalıştıklarım direkt olarak kişiliklerle ilgili sorunlar değil, karşınızdaki insanın sahip olduklarının listesindeki eksikliklerle alakalı şeyler de değil, bu tamamıyla kadın olmanın ne kadar zor ve ağır bir şey olduğuyla alakalı. Böyle bir çağda dahi olsa maruz kaldığımız sınırlar, dikenli tellerle çevrili upuzun duvarlar, at gözlükleri beni artık gerçekten deli ediyor. Kendini sadece kadın olmakla ve cinsellikle ilgili evliliğinden sonra tanıma şansı bulan bir kadın olarak daha önce sahip olduğum muhafazakar bakış açısıyla ilgili büyük bir değişim yaşadım, prensiplerimi, hayata karşı beslediğim duyguları, sahip olduğum kişisel özellikleri, her birini tek tek yeniden yorumladım. Ortaya çok güzel bir tablo çıkıyor, akıllı ve ne istediğini bilen bir kadın için muhteşem bir sonuç, ne yazık ki hayatımdaki gerçeklerle alakalı olarak baya geç yaşanan bir evrim benim adıma. Artık evli bir kadın olmak, elbette bunu kendi analiziniz sonucunda ve karşınızdaki insanda bulduğunuz güzelliklerle beraber aldığınız bir kararla hayatınıza sokmanıza rağmen, bazı değerler tekrar yorumladığınız kişisel analizinizle birlikte bir hayli zor bir döneme giriyor. Bu sizi bir hayli yoruyor. Neredeyse öyle bir noktaya geliyorsunuz ki, hayatınızı baştan aşağı değiştirecek kararlara doğru adımlar atıyorsunuz. Karşınızdaki insanla belki evlilik kararını alırken ölene kadar diye içinizde sevinç çığlıkları koparken işte o yorumlamadan sonra o kişi bile sizin gözünüzde şekil değiştirmeye başlıyor, dengeleriniz baştan aşağı değişmekle kalmayıp kimi zaman size belinizi kırakacak kadar zor zamanlar yaşatıyor. Başlıyorsunuz sıkı bir terazi kurmaya. Kefeleri en adil şekilde doldurmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. Kimsenin hakkı kimsede kalmadan, kim ne veriyorsa ne alıyorsa olduğu gibi değerlendirmeye özen gösteriyorsunuz. Bu çok kısa bir sürede bitebilecek bir muhasebe olmuyor elbette. Aylarınızı hatta benim gibi duygusal fedakar ve detaycı insanlar için kimi zaman yıllarınızı alıp götürüyor. Hepsi hem kendinize hem de bir o kadar karşınızdaki insana haksızlık yapmamak uğruna. Biraz da kendi kişisel yorumlamanızın sağlamasını yapıyorsunuz bir yandan, bir diğer taraftan da varsa yeni keşifleriniz, yorumlamanızın çapını her yeni keşifle biraz daha genişletiyorsunuz. Tüm bunlar yaşanırken her normal evlilkte olduğu gibi arada sorunlarla da karşılaşıyorsunuz, zor zamanlar atlatıyorsunuz, hep kötü tarafı yok elbette bu sürecin, bazen de çok ama çok güzel gelişmelerle de karşılaşıyorsunuz. Siz bu kefeyi kurarken ve adil bir tartı için çırpınırken karşı taraf hayatına en normal şekilde devam etmiyor elbette. O da sizinle ilgili değişimler yaşıyor, her ne kadar ne istediğini sizden biraz daha ayakları yere basar sağlamlıkta keşfederek sizinle bir adım atmış olsa da, sizin değişiminiz de onu etkiliyor. Sizin değişiminiz ona olan yaklaşımınızı yeniden yorumladığından o da sizinle ilgili şaşkınlıklar yaşıyor. Önceleri şaşkınlık olarak tabir edilebilecek bu hal yavaş yavaş onda da soru işaretlerine sebep olmaya başlıyor. Size farklı yaklaşımlarla geliyor her seferinde, deniyor, o da çabalıyor, sizi seviyor, kendinden ve kararından emin, hayatından mutlu ve bunu kaybetmekten korkmaya başlıyor. Bu korku onu da biraz olsun hırçınlaştırıyor. Savunma mekanizmasını güçlendiriyor. Tüm bunlardan sonra bir bakalım tabloya, ilk günlerdeki evlilik haliyle son hal arasında ne farklar var? Aslında artık ne yazık ki bir benzerlik yok. Bambaşka bir şey olmuş. Evrimini geçirmiş ama tamamlama adına atılması gereken o sağlam adımı bekliyor adeta. İşte zurnanın zırt dediği yer de tam olarak orası oluyor. O son adım ya evrim geçiren evlilikle birlikte yeniden yorumlanan kişisel ihtiyaçlara göre evlilği baştan rayına oturmaya çabalamak, ya da en kolay yol olan karşılıklı boşanma kararını alabilme gücünü bulmak. Bu son adım için ben sayfalarca daha yazabilirim aslında. Birebir yaşadıklarımı, deneyimlediklerimi olduğu gibi doğal bir şekilde paylaşmak aslında kendi adıma attığım bir başka güzel adım diye düşünüyorum. Böylece okuduğumda bile kendimi ekrandan seyrediyor gibi oluyorum. Ben son adımım için büyük bir çaba sarfederken, henüz bunların hiç bir adımını atmamış olan sevgili dostlar size nacizane tavsiyem kendinizi çok sıkı analiz edip tanımaya çalışmanız olur. Bir insan önce kendini tanımalı ki, ne istediğini hayattan ne beklediğini de en iyi şekilde anlasın. Bunun için bazen bedeller ödememiz gerekir, bunun için bir diyeceğim yok, bu herkesin kendi bileceği şey elbette, ne kadar tanımak istiyorsanız kendinizi bir o kadar bedel gerekiyor bunun karşılığında. Kimse hayatın kolay olduğunu söylemedi…
Yazımın sonunda aklıma çok hoş bir şarkı geliyor….
Semiramis Pekkan / Bana Yalan Söylediler
http://www.dailymotion.com/video/x7jtie_bana-yalan-soylediler-semiramis-pek_music
Sihem Tachouli Usta
2010/Ocak







